DEÜ Ameliyathane Hemşireliği Sertifikalı Eğitim Programı

Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi tarafından 20.11.2023 - 19.12.2023 tarihleri arasında Ameliyathane Hemşireliği Sertifikalı Eğitim Programı Düznlenecek olup başvurular 09.10.2023 - 20.10.2023 tarihleri arasında Program Sorumlusu tarafından kabul edilecektir.

 

Program Sorumlusu

 

Şükran AVCU

TEL : 0505 525 00 30

 

Eğitim Hemşiresi :  Hale SURLU

TEL: 0533 779 20 11

e-posta: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Eğitim Hemşiresi : Hazel BAĞCI

TEL: 0554 223 89 55

e-posta: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. 

1 - 7 Ekim Emzirme Haftası

Ülkemizde 1-7 Ekim tarihleri arasında kutlanmakta olan Emzirme Haftasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi olarak "Bebek Dostu Hastane" ünvanımızla emzirme ve anne sütünün önemini tüm anne ve anne adaylarına aktarmaya devam ediyoruz.

Amacımız; bebeklerin en ideal besin olan anne sütü ile beslenmesini sağlayarak, sağlıklı nesiller yetişmesinde katkıda bulunmaktır.

Emzirme bebeklerin ihtiyacı olan besinleri sağlamanın en ideal yoludur. Emzirmeye doğumdan sonraki ilk yarım -1 saat içinde başlanmalıdır. Doğumdan sonraki saatlerde hemen emzirilen bebeklerde yenidoğan ölüm oranı daha düşüktür. İlk süt (kolostrum) içerdiği yoğun bağışıklık maddeler ile bebeği hastalıklardan korur. Anne sütü bebeğin ilk aşısıdır. Bebeklere ilk 6 ay sadece anne sütü verilmelidir. Tamamlayıcı besinlere 6. ayda başlanmalı, 2 yaş ve ötesine kadar tamamlayıcı besinlerle birlikte emzirmeye devam edilmelidir.

Anne sütü bebeği akut ve kronik birçok hastalıktan koruduğu gibi büyüme ve gelişmeyi de olumlu yönde etkiler. Bebeklerin beyin gelişimini destekler ve obeziteden korur. Anne sütü kolay ulaşılabilir, ekonomik ve taze olması nedeniyle toplum sağlığı açısından da çok önemlidir.

Emzirme anneler için de çok yararlıdır. Anne ile bebek arasındaki bağı kuvvetlendirir. Emzirme annelerde meme, rahim ve yumurtalık kanseri riskini azaltır. Emziren anne doğum öncesi kilosuna daha hızlı ulaşır. Emzirmek ilerleyen yaşlarında anneyi osteoporozdan korur.

Sağlıklı nesiller için; anne sütü ile beslenme desteklenmeli, geliştirilmeli ve korunmalıdır. Hastanemizde annelerin emzirme konusunda desteklenmesi için gerekli tüm çalışmalar sürdürülmektedir.

DOĞUMA HAZIRLIK SINIFI

DOĞUMA HAZIRLIK SINIFI


     Sezaryen ameliyatı (C/S), ilerlemeyen doğum eylemi ve diğer acil obstetrik durumlarda anne ve fetüsün hayatını kurtaran bir operasyon olmakla birlikte (Molina, 2015; Betran ve ar., 2016), Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri (UN, 2014) ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (UN, 2015) içinde anne ve bebek ölümlerini azaltmak için önemli bir strateji olarak ifade edilmektedir (Molina ve ark. 2015). Endikasyonsuz uygulandığında, gelecek gebeliklerde ani gelişebilecek maternal ve perinatal risklerle ilişkili olan, gelecekteki gebelikleri komplike eden ve uzun dönem etkileri halen araştırılan majör bir cerrahi girişim olan C/S (Molina, 2015; Gregory ve ark., 2012; Marshall ve ark., 2011) aynı zamanda abdominal cerrahiler içinde de en sık yapılan ameliyattır (Torloni ve ark., 2013).

   Dünya Sağlık Örgütü, 1985 yılındaki açıklamasında sezaryen ameliyatları için ideal oranın %10 ila % 15’i aşmaması gerektiğini önermiştir (WHO, 1985). Ancak C/S ameliyatlarının oranları, maternal ve perinatal yararını destekleyen kanıtlar olmamasına rağmen, özelliklede orta ve yüksek gelirli ülkeler olmak üzere tüm dünyada hızla artmaktadır (OECD, 2015; Declercq ve ark. 2011; Ye ve ark., 2014; Lumbiganon ve ark., 2010; Souza ve ark., 2010). Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) 2015 raporuna göre Dünya’da sezaryen oranı ortalaması %27.2 iken, Türkiye’de %50.4’tür. Sonuç olarak OECD 2015 verilerine göre Türkiye en fazla sezaryen operasyonunun uygulandığı ülkedir. Türkiye’yi sırası ile %45.2 ile Meksika ve %44.7 ile Şili takip etmektedir. C/S ve vajinal doğumlar, ciddi maternal morbidite açısından (histerektomi ya da transfüzyon gerektiren hemoraji, uterin rüptür, anestezi komplikasyonları, şok, kardiyak arrest, akut böbrek yetmezliği, venöz tromboemboli, majör enfeksiyon, yara yeri enfeksiyonu vd.) karşılaştırıldığında, tüm komplikasyonların C/S’da %2.7 ila %0.9 kat arttığı bilinmektedir (ACOG, 2015).

   Maternal özellikler ve mesleki uygulamalardaki farklılıklar, malpraktise bağlı baskılar ile ekonomik, örgütsel, sosyal ve kültürel faktörler C/S oranlarının artışı ile yakından ilişkili görülmektedir. Görüldüğü gibi C/S oranlarının artışına neden olan faktörler çok yönlüdür ve bu nedenlerle ilgili araştırma sonuçları yetersizdir (Mi ve Liu, 2014; Lin, 2004). Yapılan çalışmalar; doğum ağrısından korkma (Torloni, 2013), vajinal doğumdan sonra cinsel yaşamın olumsuz etkileneceğini düşünme, C/S’nin bebek açısından daha güvenli olduğuna inanma (Torloni, 2013), doğum zamanını planlayabilme (Torloni, 2013), anne ve sağlık profesyonelleri için kolay olarak algılanması ve hekimlerin tıbbi nedenlere bağlı dava edilme korkusunun C/S oranlarını olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir (Zwecker ve ark., 2011; Hellerstein ve ark., 2015; Torloni ve ark., 2011). Tüm bu nedenler dışında kadınların sezaryen ameliyatı kararını almalarındaki en önemli kişi ise kadın doğum hekimlerinin olduğu belirtilmektedir (Torloni ve ark., 2013). Kadın doğum hekimlerini ise kadınların arkadaşları ve akrabaları izlemektedir (Torloni ve ark., 2013).

   Dünya çapındaki C/S oranlarını yönlendiren en temel faktör ise kadınların kendi isteği ile sezaryen operasyonu tercih etmesidir (Cohain, 2009; Wilkinson ve ark., 1998). İtalya’da bir üniversite hastanesinde beş yıllık sürede yapılan tüm C/S ameliyatlarının sadece %6.4’ünün anne tercihine bağlı olduğu belirlenmişken, bu oranın son yıllarda %9’a yükseldiği belirtilmektedir (Tranquilli ve Giannubilo, 2004). Bu bilgilerin aksine, kadınların büyük bir çoğunluğunun vajinal doğum yapmayı tercih ettiklerini gösteren araştırma sonuçlarına da ulaşılmaktadır (Torloni, 2013; Karlstrom, 2011). İleri yaştaki, eğitimli, multipar ve önceki doğumu C/S olmayan kadınlar vajinal doğumu daha fazla tercih etmektedir (Torloni ve ark., 2013).

   Kadınların kendi isteği ile sezaryen ameliyatını tercih etmelerinin en önemli sebebi doğum korkusudur. Yapılan araştırmalar; doğum korkusu yaşayan kadınların %6-10’unun (Storkesen, Eberhard-Gran, Garthus-Niegel ve Eskild, 2012; Sydsjö, Sydsjö, Gunnervik ve Bladh, 2012), ülkemizde yapılan son araştırmaya göre ise %47.4’ünün herhangi bir tıbbi gerekçe olmaksızın, sadece doğum korkusundan dolayı sezaryen ameliyatı olduğunu belirtmektedir (Ergöl ve Kürtüncü, 2014). Tıbbi endikasyon olmaksızın sadece doğum korkusu ve doğumda ne yapacağını bilememe gibi nedenlerle vajinal doğumdan kaçınan kadınların eğitilmesi için doğuma hazırlık sınıfları etkili olabilir.

   Doğuma hazırlık sınıfları (DHS), yan etkisi olmayan, ülke ekonomisine yararlı ve son derece etkili bir uygulamadır. Gebelerin bilgilendirilmesi ve eğitilmesi 1913’lü yıllara dayanmaktadır (Okumuş ve ark., 2001). Bu sınıfların amaçları, gebelik, doğum ve postpartum döneme ilişkin bilgi sağlamak, prenatal bakımı geliştirmek, doğum ağrısı ile başetmeyi kolaylaştırmak, kadının kendini güçlü hissetmesini sağlamak ve anksiyeteyi azaltmaktır (Serçekuş ve Yenal, 2015). Yapılan araştırmalar DHS’lerin; vaginal doğum, doğumdan memnuniyet (İsbir, Serçekuş ve Çoker, 2015), doğum hakkındaki bilgi (Halgren ve ark., 1995), doğuma uyum (Serçekuş ve Mete, 2010; Coşar ve Demirci, 2012) arttırdığı, doğum müdahalelerini, epizyotomiyi ve doğumu suni olarak başlatmayı (İsbir, Serçekuş ve Çoker, 2015), doğum korkusunu (Mete ve ark., 2013; Serçekuş ve Başkale, 2014) azalttığı saptanmıştır. Ancak DHS eğitimlerinin doğum deneyimi üzerine etkisinin olmadığını (Fabian ve ark., 2005), gebelerin öğrendikleri başetme yöntemlerini doğumda uygulamada zorluk yaşadığını gösteren çalışmalara da rastlanmaktadır (Spiby ve ark., 1999).

   Sonuç olarak farklı uygulamalar ile kadınların C/S yerine vajinal doğumu tercih etmeleri sağlanabilir. Dünya’da C/S oranlarını azaltmak için uygulanan stratejiler incelendiğinde, gereksiz sezaryen ameliyatlarını önlemek için güvenli ve başarılı yaklaşımlar geliştirmenin ve bunları sürekli şekilde uygulamanın önemli olduğu düşünülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı da vajinal doğumu teşvik etmek için; Sağlık Bakanlığı ve Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin birlikte 2011 yılında Türkiye’de yüksek sezaryen oranlarını düşürmek için ortak eylem planı hazırlamaya başlamıştır. Ayrıca klinik hizmet düzeyinde stratejiler, idari düzenlemeler ve halka yönelik stratejiler belirlenmiştir. Klinik hizmet düzeyinde stratejiler; hekimler, ebeler ve diğer sağlık personelinde, gebeliğin başlangıcından itibaren vajinal doğumun özendirilmesine yönelik tutum ve davranış geliştirilmesi, sezaryen oranlarının analizinde Robson’s Kriterlerinin kullanılması, hastanelerdeki travay izlem ve doğum ünitelerinde gebenin özerkliğine ve mahremiyetine özen gösterilen tutum ve davranışların geliştirilmesi, partogram kullanımı, obstetrik analjezi ve anestezinin yaygınlaştırılması ve tıbbi gerekliliği olmayan sezaryenlerden kaçınma konusunda tutum ve davranış geliştirilmesidir. İdari düzenlemelere yönelik stratejiler; tıbbi endikasyon dışı sezaryenlerin azaltılması konusunda, kamu-üniversite-özel sektör ve uzmanlık dernekleri ile işbirliği ve ortak yaklaşım sürdürülmesi, doğum ve sezaryen ücretleri ile performans kriterleri yeniden düzenlenmesi ve sezaryen oranlarının yüksekliğinin nedenleri ve azaltılmasına yönelik araştırmaların desteklenmesi yer almaktadır. Halka yönelik stratejiler ise; doğum öncesi bakım hizmetleri sunulurken, gebelerin hastanede ve vajinal doğum yapmalarının teşvik edilmesi ve sezaryen yönünden özel aktivitelerin düzenlenmesi olarak belirlenmiştir.

   Sağlık Bakanlığı tarafından;
• 2014/28 sayılı ‘’Gebe Bilgilendirme Sınıfı Genelgesi’’ yayınlanmış ve
• ‘’Ulusal Anne Dostu Hastane Kriterleri’nin belirlenmiştir.
‘’Ulusal Anne Dostu Hastane Kriterlerinin amaçları:
- Anne sağlığı hizmetlerinin niteliğini ve niceliğini artırarak anne adaylarının güvenli, kaliteli doğum hizmetine ulaşmalarını sağlamak, mahremiyete dayalı tek kişilik “Doğum Üniteleri”ni oluşturmak,
- Vajinal doğumu özendirmek,
- Müdahale oranlarını azaltmak,
- Uygun bir refakatçi ile gebelerin kendilerini rahat ev ortamında hissederek, hareket özgürlüğüne kavuşmalarıdır.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’nın çalışmaları incelendiğinde vajinal doğumu teşvik eden uygulamaların desteklendiği ve bu amaca hizmet edecek doğuma hazırlık eğitimi (gebe okulu), doğum eyleminde görev alan sağlık personellerinin eğitilmesi ve anne dostu hastane sayılarının arttırılmasını içeren eylem planlarının önem kazanacağı anlaşılmaktadır.

   Vajinal doğumu teşvik etmek için yapılması planlanan doğuma hazırlık eğitiminin (gebe okulu) hizmete girmesi, doğum hizmeti sunan sağlık profesyonellerinin eğitilmesi ve kurum politikalarını Türkiye’nin sağlık politikalarına paralel olacak şekilde düzenlemek bu araştırmanın özgün yönüdür. Çünkü bu araştırmanın uygulanması planlanan kurumda mevcut bir doğuma hazırlık sınıfı eğitimi (gebe okulu) hizmeti verilmemektedir. Bununla birlikte doğum hizmeti sunan personeller tıbbi odaklı hizmet sunmaktadır. Bunun nedeninin kadınların vajinal doğumdan uzaklaşmalarına neden olan faktörleri ele almalarını sağlayacak ve uygun girişimleri planlamalarına destek olacak yapılandırılmış bir eğitim almamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu araştırma ile sağlık personellerinin gebe merkezli bakım sunmalarına katkı verilmesi planlanmaktadır. Bununla birlikte ülkemizde Anne Dostu Hastane ünvanına sahip olabilecek ilk üçüncü basamak sağlık merkezinin oluşturulması ise projenin özgünlüğüne katkı veren bir diğer faktördür. Tüm bu girişimlerle vajinal doğuma teşvik edici faktörler artacak ve sezaryene bağlı olası komplikasyonlar önlenebilecek, hastanede kalış süresi kısalabilecek, maliyet düşürülerek ülke ekonomisine zarar veren gereksiz cerrahi uygulama oranı azaltılarak sağlıklı bir toplum oluşmasına katkı verilecektir.

Kursun Amacı:
Vajinal doğumu teşvik etmek için multidisipliner yaklaşımı içeren eylem planının geliştirilmesidir.

Kurs Katılımcıları
Gönüllülük esasına dayalı olup, Türkçe konuşabilen, gebeliğin 2-3. trimestırında olan gebeler alınacaktır.

Kursa Türkçe konuşamayan, gebeliğinin ilk trimesterinde olan, kesin sezaryen endikasyonu ve tanı konulmuş mevcut bir psikiyatrik rahatsızlığı olan gebeler araştırmaya dahil edilmeyecektir.


KURSUN DEĞERLENDİRİLMESİ


   Doğuma hazırlık eğitimlerine (gebe okulu) katılan gebelerden tanımlayıcı bilgi formunu cevaplamaları istenecektir (EK-II). Bu form literatür doğrultusunda araştırmacılar tarafından hazırlanmıştır.

   Form; eğitim öncesi altısı açık uçlu toplam 14 sorudan ve eğitim sonrası beşi açık uçlu olmak üzere toplam 7 sorudan oluşmaktadır. Bu formda sorulan tanımlayıcı bilgiler; gebenin eğitim durumu, yaşı, mesleği, gebelik öyküsü, doğum şekli tercihi, doğuma hazırlık eğitimine (gebe okulu) katılma amacı ve bu okuldan beklentileri, gebelik öyküsü, doğum türleri hakkındaki görüşleri ve kendi doğumundan beklentileridir. Eğitim sonrasında forma ek olarak eğitim öncesi ve sonrasında nelerin değiştiğini sorgulayan bir soru daha kullanılmaktadır (EK-I).

Sonraki veri toplama sürecinin değerlendirilmesinde kullanılacak ölçekler şu şekildedir:

I. Doğuma hazırlık eğitiminin (gebe okulu) değerlendirilmesi
a. Doğum Tutum Ölçeği:
b. Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği:

II. Doğum eyleminin değerlendirilmesi
a. Doğumhane İzlem Çizelgesi
b. Doğum Konfor Ölçeği

III. Erken postpartum dönemin değerlendirilmesi.
a. Postpartum Kendini Değerlendirme Ölçeği’nin Doğum Deneyiminden Memnuniyet Alt Ölçeği

I. DOĞUMA HAZIRLIK EĞİTİMİNİN (GEBE OKULU) DEĞERLENDİRİLMESİ:


Doğuma hazırlık eğitiminin (gebe okulu) etkinliğini değerlendirmek amacıyla gebelere eğitim öncesi ve sonrasında “Doğum Tutum Ölçeği” ve “Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği” uygulanacaktır.

a. Doğum Tutum Ölçeği (EK III)


Lowe (2000) tarafından doğum korkusunu ölçmek için geliştirilen ve iç tutarlılık güvenilirliği 0,83 olarak saptanmış bir ölçektir. Bu ölçek 4’lü likert türde cevaplanan, yüksek puanlamaların yüksek kaygıyı gösterdiği 16 maddeden oluşan bir ölçektir. Ölçek puanları 16 maddenin ortalaması alınarak hesaplanmaktadır. Dönmez ve arkadaşları tarafından 2014 yılında geçerlik güvenirliği yapılan ölçeğin Cronbach Alfa değeri 0,82 olarak bulunmuştur. Doğum Tutum Ölçeği, primipar, yüksek riskli gebeliği olmayan ve 28- 40. haftalar arasındaki gebeler için Türk toplumunda geçerli ve güvenilirdir (Dönmez ve ark. 2014).

b. Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (EK IV)

Lederman tarafından 1979 yılında doğum öncesi dönemdeki kadınların anneliğe uyumunu değerlendirmek amacıyla geliştirilen ölçek, toplam 79 maddeli, 4’lü likert tipi bir ölçektir. Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ)’ nin annelerin gebeliğe uyumlarını değerlendiren 7 alt ölçeği bulunmaktadır. Her bir alt ölçek 10 ile 15 madde içermektedir. Alt ölçekler; gebeliğin kabulü, annelik rolünün kabulü, kendi annesi ile ilişkisinin durumu, eşi ile ilişkisinin durumu, doğuma hazır oluş, doğum korkusu, kendi ve bebeğinin sağlığı ile ilgili düşünceleri olarak gruplandırılmıştır (Lederman 1979).
Ölçekten alınabilecek en düşük puan 79 ve en yüksek puan 316’dır. Düşük puanlar gebeliğe uyumun yüksek olduğunu göstermektedir (Lederman and Lederman 1979). PKDÖ maddelerinden 47’si ters yönlü maddedir. Ölçekteki ters yönlü maddelerin numaraları; 1, 2, 3, 4, 6, 7, 8, 10, 11, 12, 14, 15, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 28, 31, 32, 33, 35, 37, 38, 40, 47, 48, 49 ,50 ,53 ,55, 56, 59, 60, 61, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 78, 79’dir. Ölçekteki her madde 4 dereceli değerlendirmeyle ölçülmektedir. Gebeliğe uyum “1”den “4”e (4:“Çok fazla tanımlıyor, 3: “Kısmen tanımlıyor”, 2: “Biraz tanımlıyor”, 1:Hiç tanımlamıyor”) kadar değişen puanların sonuçlarına dayanılarak değerlendirilir. Ters maddelerde puanlama tam tersi olacak şekilde yapılmaktadır. Lederman tarafından 1979 yılında gebe kadınların anneliğe uyumunu değerlendirmek amacıyla oluşturulan ölçeğin farklı trimestırlardaki cronbach alpha katsayısı 0.75 ile 0.94 arasında değişen değerlerde bulunmuştur. Beydağ ve Mete tarafından 2008’de Türkçe geçerlik güvenirliği yapılmıştır. Ölçeğin tamamının güvenirlik katsayısı yüksek düzeyde (α=0.81) olup, alt grupların iç tutarlık güvenirlik katsayıları 0.72 ile 0.85 arasında bulunmuştur (Beydağ & Mete, 2008).


II. DOĞUM EYLEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Gebelerin doğum eylemine yönelik deneyimleri, doğumhaneye geldiklerinde doğumun latent fazında “Doğumhane İzlem Çizelgesi” ve “Doğum Konfor Ölçeği” uygulanarak değerlendirilecektir. Ayrıca bu gebelerin geçirdiği sezaryen oranları öğrenilecektir.

a. Doğumhane İzlem Çizelgesi (EK V)

Kanıta dayalı ve anne dostu kriterlerine uygun olarak oluşturalan çizelge gebelere doğumhaneye başvurdukları andan itibaren uygulanmaya başlayacaktır. Bu çizelgede doğumun ilerleyişi, epidural kullanma durumu, gebenin mobilizasyonu, gebenin beslenme durumu, doğum ağrısıyla başetme yönelik nonfarmakolojik girişimlerin (endorfin masajı, gevşemeler, solunum egzersizleri) uygulanma durumu, doğumun süresi, doğum ağrı şiddeti, yenidoğan APGAR puanı, göbek kordonu klempleme süresi.

b. Doğum Konfor Ölçeği (EK VI)

Orjinal adı “Childbirth Comfort Questionnaire” Kolcaba’nın konfor kuramından esinlenerek, 2003 yılında Kerri Durnell Schuiling tarafından geliştirilen ölçektir. Schuiling, Sampslelle ve Kolcaba’nın çalışmasında (2011) ölçeği doğumhanede latent fazdaki 64 gebe kadına uygulamıştır. Cronbach alphası 0.71 olan ölçeğin, faktör analizi sonucu yapısında fiziksel, çevresel, psikospritüel ve sosyokültürel olarak adlandırılan 4 faktör bulunmuştur. Doğum Konforu Ölçeği, Potur ve arkadaşları tarafından (2015) Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışmaları sonucunda 9 maddeye indirgenmiş, 3 faktör yapısına sahip şeklinin doğumda kadının konfor düzeyini değerlendirmede kullanılabilecek, ülkemiz için geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir. Cronbach alphası 0.75 olarak bulunmuştur (Potur ve ark. 2015). Ölçek toplam puan hesaplanmadan önce 5, 7 ve 8. numaralı maddelerin tersine çevrilmesi gerekmektedir. Ölçekten en az 9, en fazla 45 puan alınmaktadır. Puan artıkça yüksek düzey konfordan, azaldıkça düşük düzey konfordan söz edilmektedir.

III. ERKEN POSTPARTUM DÖNEMİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Gebelerin doğum sonrası görüşleri “Postpartum Kendini Değerlendirme Ölçeğinin Doğum Deneyiminden Memnuniyet Alt Ölçeği” uygulanarak değerlendirilecektir.

a. Doğum Deneyiminden Memnuniyet Alt Ölçeği (EK VII):

   Ölçek Lederman ve Weingarten tarafından 1981 yılında geliştirilmiş olup doğum sonrası annenin annelik uyumunu değerlendirmektedir. Ölçeğin 7 alt boyutu ve 82 maddesi bulunmakta, toplam ölçek ve alt ölçek iç tutarlık güvenirlik katsayıları 0.81 ile 0.92 arasında değişmektedir. Bu araştırma projesinde yalnızca “Doğum Deneyiminden Memnuniyet” alt ölçeği kullanılacaktır. Bu alt boyut 10 maddeden oluşmakta olup altı maddesi ters çevrilerek puanlanmaktadır. Maddeler normal doğumda verilen tepkileri değerlendirmeye yönelik olduğu için normal doğum yapan kadınlarda kullanılacaktır. Beydağ ve Mete tarafından 2007’de Türkçe geçerlik güvenirliği yapılmıştır. Ölçeğin tamamının güvenirlik katsayısı yüksek düzeyde (α=0.87) olup, doğum deneyiminden memnuniyet alt boyutunun cronbach alfa değeri 0.76’dır. Bu alt boyuttan alınabilecek en yüksek puan 40 en düşük ise 10’dur. Yüksek puan doğum deneyiminden memnun olunmadığını göstermektedir.

   Eğitim öncesinde gebelere bu eğitime kendi istekleriyle katıldıklarına ve yapılan egzersizlerin gebelik açısından risk taşımadığı tarafına açıklandığına dair aydınlatılmış onam formu imzalatılmaktadır. Ayrıca bu onam formu eğitim sırasında kendilerinden elde edilen tüm verilerin ve çekilen fotoğrafların bilimsel toplantılarda, yayınlarda, kitaplarda, web sayfasında kullanabileceği iznini içermektedir. Öncelikle 19 gebeyle eğitimin ön uygulaması yapılmıştır. Bu doğrultuda gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

Kaynaklar
1. George Molina, MD, MPH; Thomas G. Weiser, MD, MPH; Stuart R. Lipsitz, ScD; Micaela M. Esquivel, MD; Tarsicio Uribe-Leitz, MD, MPH; Tej Azad, BA; Neel Shah, MD, MPP; Katherine Semrau, PhD, MPH; William R. Berry, MD, MPA, MPH; Atul A. Gawande, MD, MPH; Alex B. Haynes, MD, MPH. Relationship Between Cesarean Delivery Rate and Maternal and Neonatal Mortality. JAMA. 2015;314(21):2263-2270. doi:10.1001/jama.2015.15553
2. Betran AP, Merialdi M, Lauer JA, Bing-Shun W, Thomas J, Van LP, et al: Rates of caesarean section: analysis of global, regional and national estimates. Paediatr Perinat Epidemiol 2007, 21(2):98–113.
3. United Nations. Millennium development goals and beyond 2015. http://www.un.org/millenniumgoals. Accessed October 1, 2014.
4. Marshall NE, Fu R, Guise JM. Impact of multiple cesarean deliveries on maternal morbidity: a systematic review. Am J Obstet Gynecol. 2011; 205(3):262 e1-8.
5. Torloni, Maria Regina, et al. "Do Italian women prefer cesarean section? Results from a survey on mode of delivery preferences." BMC pregnancy and childbirth 13.1 (2013): 78.
6. World Health Organization. Appropriate technology for birth. Lancet. 1985;2(8452):436-437.
7. OECD (2015), “Caesarean sections”, in Health at a Glance 2015: OECD Indicators, OECD Publishing, Paris. http://www.oecd-ilibrary.org/docserver/download/8115071ec037.pdf?expires=1496742631&id=id&accname=guest&checksum=AA063340B0F78D725F976ADD7593BD34
8. Declercq E, Young R, Cabral H, Ecker J. Is a rising cesarean delivery rate inevitable? trends in industrialized countries, 1987 to 2007. Birth. 2011; 38(2):99-104.
9. Ye J, Betrán AP, Guerrero Vela M, Souza JP, Zhang J. Searching for the optimal rate of medically necessary cesarean delivery. Birth. 2014;41(3):237-244.
10. Lumbiganon P, Laopaiboon M, Gulmezoglu AM, Souza JP, Taneepanichskul S, Ruyan P, et al. Method of delivery and pregnancy outcomes in Asia: the WHO global survey on maternal and perinatal health 2007–08. Lancet. 2010; 375(9713):490–9.
11. Souza JP, Gulmezoglu A, Lumbiganon P, Laopaiboon M, Carroli G, Fawole B, et al. Caesarean section without medical indications is associated with an increased risk of adverse short-term maternal outcomes: the 2004–2008 WHO Global Survey on Maternal and Perinatal Health. BMC medicine. 2010; 8:71.
12. Consensus, ACOG Obstetric Care. "Safe Prevention of the Primary Cesarean Delivery. March 2014. Number 1." (2015).
13. Mi J, Liu F. Rate of caesarean section is alarming in China. Lancet. 2014; 383(9927):1463–4.
14. Lin HC, Xirasagar S. Institutional factors in cesarean delivery rates: policy and research implications. Obstet Gynecol. 2004; 103(1):128–36.
15. Zwecker P, Azoulay L, Abenhaim HA. Effect of fear of litigation on obstetric care: a nationwide analysis on obstetric practice. Am J Perinatol. 2011; 28(4):277–84.
16. Hellerstein S, Feldman S, Duan T. China's 50% caesarean delivery rate: is it too high? BJOG. 2015; 122(2):160–4.
17. Cohain JS: Documented causes of unneCesareans. Midwifery Today Int Midwife 2009, 63(92):18–19.
18. Wilkinson C, McIlwaine G, Boulton-Jones C, Cole S: Is a rising caesarean section rate inevitable? Br J Obstet Gynaecol 1998, 105(1):45–52.
19. Tranquilli AL, Giannubilo SR: Cesarean delivery on maternal request in Italy. Int J Gynaecol Obstet 2004, 84(2):169–170.
20. Karlstrom A, Nystedt A, Johansson M, Hildingsson I: Behind the myth–few women prefer caesarean section in the absence of medical or obstetrical factors. Midwifery 2011, 27(5):620–627.
21. Dönmez S, Dağ H, Çelik N, Yeniel ÖA, Kavlak O. doğum tutum ölçeğinin geçerlilik ve güvenilirlik çalışması. Turkiye Klinikleri Journal of Gynecology and Obstetrics 2014;24(4): 212-8.
22. Lederman R, Lederman E (1979). Relationship of psychological factors in pregnancy to progress in labor. Nursing Research 28 (4): 94-97.
23. Lederman RP, Raff, BS, Carroll P (1981). Perinatal Parental Behavior: Nursing Research Implications for Newborn Health, March of Dimes Birth Defects Foundation, Birth Defects:Original Article Series. Newyork 17(6): 200-231.
24. Beydağ KD, Mete S. Prenatal kendini değerlendirme ölçeğinin geçerlik ve güvenirlik çalışması. Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2008; 11(1):16-24.
25. Schuiling KD, Sampslelle C, Kolcaba K. Exploring the Presence of comfort within the Context of childbirth.. In: Rosamund Bryar, Marlene Sinclair eds. Theory for Midwifery Practice . Second Edition, New Yırk: Palgrave Macmillan Publisher; 2011. p. 197-212.
26. Potur DC, Merih YD, Külek H, Gürkan, ÖC. Doğum konforu ölçeğinin Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması. Anadolu Hemşirelik ve Sağlık Bilimleri Dergisi, 2015;18(4): 252-8.
27. Beydağ KD, Mete S. Postpartum kendini değerlendirme ölçeğinin geçerlik ve güvenirlik çalışması. Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2007; 10(2):20-29.
28. Aksakoğlu, G. (2013). Sağlıkta Araştırma ve Çözümleme. Üçüncü baskı. DEÜ Rektörlük Basımevi, İzmir.


Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu


Değerli gebeler,

   Okumakta olduğunuz formun Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne doğum yapmak üzere gelen tüm gebelere ulaşması planlanmaktadır. Bu formda sizlere ait kişisel bilgiler, doğuma hazırlık eğitimine yönelik düşünceleriniz, gebelikte doğumdan sonra kendinizi değerlendirmeniz gibi konularda sorular yer almaktadır. Bu soruları yanıtlamanız sizin gibi doğum yapmak üzere hastanemize başvuran kadınlara daha iyi hizmet sunabilmemiz için önemlidir. Formların cevaplanması tamamen gönüllülük esasına dayanmakta ve doğuma hazırlık eğitimi ile ilgili soruların cevaplanması yaklaşık 15 dk ve doğum sonu dönemdeki soruların da cevaplanması da yaklaşık 15 dakika olmak üzere toplamda 30 dakika sürmektedir. Soruları samimiyetle cevaplayacağınıza inanıyoruz. Formu cevaplama sırasında ve sonrasında herhangi bir sorunuz olduğu takdirde bizlerden bilgi alabilirsiniz. Formu doldurmak istemediğiniz durumlarda ise araştırma kapsamından çıkabilirsiniz.
   

   Araştırma kapsamında cevaplayacağınız forma yazacağınız ad ve soyad gibi bilgiler gizlilik esasına dayalı olarak depolanacaktır. Ayrıca form doğrultusunda verdiğiniz cevaplar sadece istatistiksel amaçlı kullanılacak olup, cevaplar izlenerek sizlere ulaşılması kesinlikle söz konusu olmayacaktır. Formda yer alan bilgileriniz sadece etik kurula açık olacaktır.
Vereceğiniz destek için hepinize teşekkür ederiz.
Açıklamaları okudum, anladım ve araştırmaya katılmaya gönüllü olduğumu beyan ederim.

İmza:
Prof.Dr.Hülya Okumuş                                                               Yard.Doç.Dr.Merlinda Aluş Tokat

 

 

Tanımlayıcı Bilgi Formu

Doğum Tutum Ölçeği

Lederman’ın Hamilelikte Kendini Değerlendirme Ölçeği

Doğum Eylemi İzlem Formu

Doğum Konfor Ölçeği

Doğum Deneyiminden Memnuniyet Alt Ölçeği

 

 

Karbonmonoksit Zehirlenmesi ve Alınması Gereken Önlemler

KARBONMONOKSİT ZEHİRLENMESİ ve ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER

Ülkemizde bilgisizlik, yanlış kullanım ve ihmal yüzünden soba, şofben, baca zehirlenmeleri hemen her yıl kış aylarında özellikle alçak basınçlı havalarda tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Güneybatıdan esen bir rüzgâr olan “lodos” nedeniyle her yıl onlarca kişi özellikle sobadan olmak üzere sızan karbon monoksit gazı ile zehirlenmektedir.
Karbon monoksit renksiz, tatsız, kokusuz, yanıcı zehirli bir gazdır. Vücuda solunum yolu ile girer ve doğrudan kana geçerek oksijen alımını engeller zehirlenme ve ölüme neden olur. Havagazı, kömür vb. ısıtma amacıyla kullanılan her tür soba ve ocakta yanma sırasında oluşur. Karbon monoksit zehirlenmeleri sıklıkla; kapalı ortamlarda açık ocaklar, bacası çekmeyen soba, şofben, bacasız gaz sobalarında yakıtın iyi yanmaması nedeni ile meydana gelir. Karbon monoksitle meydana gelen zehirlenmelerde kısa süre içerisinde tıbbi müdahale yapılmazsa, zehirlenmeler ölümle sonuçlanabilir.

Soba ve Bacalarla İlgili Uyulması Gereken Kurallar
• Kullanılan her türlü ısıtma cihazının kalite belgesine sahip olup olmadığına, garantilerine ve garanti sürelerine dikkat edilmeli,
• Kullanılan yakıtın standartlara uygunluğu kontrol edilmeli, izin belgesi olmayan satıcılardan kömür alınmamalı,
• Aşırı doldurulan sobanın duman yolu daralacağı, soba içinde düzensiz ısı dağılımı nedeniyle de baca çekişi zayıflayacağı için soba yakılırken aşırı doldurulmamasına dikkat edilmeli,
• Sönmekte olan sobaya asla tutuşması güç yakıtlar konulmamalı, yakıt yavaş yavaş ilave edilmeli, yatmadan önce sobaya kesinlikle yakıt konulmamalı,
• İyi ısınmayan ve alttan yakılan kömür sobalarında karbon monoksit zehirlenmesi riski artacağından soba tutuşturulurken yakıtın üstten yanması sağlanmalı,
• Özellikle alçak basınçlı lodoslu havalarda ölüm olaylarında artış görüldüğü için eğer bacalar standartlara uygun değilse alçak basınçlı havalarda soba yakılmamalı, yakılması zorunlu ise gece yatarken mutlaka tam olarak söndürülmeli,
• Soba borularının birbiriyle birleştirilmesinde hava ve baca gazı sızdırmazlığı sağlanmalı,
• Sobanın bulunduğu yer sürekli havalandırılmalı,
• Bacalar standartlara uygun ve yalıtımlı olmalı, düzenli olarak temizletilmeli,
• Dumanın geri tepmesini önlemek için bacaların en üst noktasının çatının en üst noktasından 1m. daha yüksekte olması sağlanmalı ve baca şapkası mutlaka takılmalı,
• Binaların Yangından Korunması yönündeki mevzuat hükümlerine uyulmasına özen gösterilmelidir.

Şofben Kullanımında Dikkat Edilecek Hususlar
• Alınan cihazın kalite belgesi ve garantilerine dikkat edilmeli,
• Şofben mutlaka bacaya bağlanmalı, baca bağlantısı olmayan (bina aydınlığına v.b. bağlı) şofben asla çalıştırılmamalı,
• Şofbenin monte edileceği mekân yeterli büyüklükte olmalı, şofben mümkünse banyo yerine balkona veya başka bir havadar mekâna takılmalı, şofbenin montajı mutlaka yetkili servis tarafından yapılmalı,
• Şofben zehirlenmeleri genellikle gaz kaçaklarından değil, yeterli havalandırma yapılmayan yerlerde yetersiz hava ve yetersiz yanma sonucunda oksijen oranının düşmesi ve karbonmonoksit oranının yükselmesiyle gerçekleştiği için şofbenin kullanıldığı yere sürekli temiz hava girmesi sağlanmalı,
• Bacalar yatak odalarından, merdiven sahanlığından, bina girişlerinden, havalandırma boşluklarından, çatı arasından, banyo ve tuvaletten geçirilmemeli,
• Konutlarda gaz kaçaklarına karşı uygun yerde detektör bulundurulmalı,
• Şofbende gaz kaçağı hissedildiğinde: Öncelikle gaz vanası ve tüp dedantörü kapatılmalı, elektrik düğmeleri açılmamalı açıksa hemen kapatılmalı, kibrit - çakmak gibi alev ve kıvılcım çıkartabilecek hiçbir işlem yapılmamalı, pencereler karşılıklı açılarak ortam havalandırılmalı, hızla gaz şirketi yetkilisi veya şofben servisi aranmalıdır.

Lodos Süresince Dikkat Edilecek Hususlar
• Lodos esintisinin etkili olduğu süre boyunca gerekmedikçe soba yakılmamalıdır.
• Yanmakta olan soba yatmadan evvel mutlak surette söndürülmelidir.
• Bina yanlarında veya çatı saçak altlarında yürümemeye veya durmamaya özen gösterilmelidir.
• Kopan, sarkan ve yere düşen elektrik hatlarına ve kablolarına yaklaşmayınız ve bu gibi durumları 186 no'lu telefondan Elektrik Arıza Servisi'ne bildirilmelidir.
• Çökme veya yangın tehlikesinin bulunduğu durumlarda derhal 110 no'lu telefondan İtfaiye Servisi'ni aranmalıdır.
• Ortaya çıkabilecek acil sağlık sorunlarında derhal 112 no'lu telefondan Acil Yardım Servisi aranmalıdır.
• Doğalgaz Şebekesi ile ilgili ortaya çıkabilecek sorunlarda 187 no'lu telefondan Doğalgaz Arıza Servisi aranmalıdır.

 

Doğru Soba Kullanımı İle İlgili Bilgiler
SOBA KURULURKEN;

- Öncelikli olarak baca temizlenmiş olmalıdır. Bacanın açık olduğu-çekişi, küçük bir ayna ile ve kâğıt parçası yakılarak kontrol edilebilir.

- Soba oda içerisinde bacaya yakın bir yere devrilmeyecek şekilde yerleşti¬rilmelidir.

- Soba boruları duvara en az 50 cm en fazla 1,5 metre uzaklıkta olmalı ve fazla dirsek ve borudan kaçınılarak ( en fazla iki dirsek) bacaya bağlanmalıdır.

- Soba boruları ile dirsek ek yerleri ve baca girişi yanmaz alüminyum bantla bantlanarak sızdırmazlık arttırılabilir.

- Soba borularının uç kısımları baca deliğine fazla sokulup baca tıkanmasına neden olunmamalıdır.

- Soba ile duvar arasına konulacak ısıyı yansıtan bir levha; odanın daha iyi ısınmasını sağlayacaktır.


SOBALARIMIZI BAĞLADIĞIMIZ BACALAR;

1


- Mümkünse bağımsız olmalı, başka dairelerle ortak kullanılmamalı; yani aynı bacaya başka soba, şofben gibi cihazlar bağlanmamalı,

- Bina çatısının en yüksek noktasından en az 50-80 cm yukarıda ve 3 metre uzağında olmalı, en yakın binaya en az 6 metre uzaklıkta olmalı,

- Üzeri iyi sıvanmış olmalı, yarık ya da çatlak bulunmamalı; iç yüzeyi ise mümkün olduğunca pürüzsüz olmalı,

- Üzerinde kar sularının, yağmur sularının ve kuşların girişini engellemek için başlık olmalı,

- Yılda en az bir kez temizletilmelidir.


SOBA YAKARKEN;
Sobalarda kömürü yakarken en üst verimi sağlayabilmek için üstten yakma tekniği kullanılmalıdır. Kömür bu şekilde yakıldığında içerisinde bulunan uçucu ve yanıcı gazlar da soba içerisinde yanmakta ve böylelikle daha fazla ısı alınmakta, bacadan atılan gaz ve duman azalmakta ve soba boruları ve bacalar daha geç kurumlanmaktadır. Düzgün uygulanan üstten yakma tekniği karbon monoksit gazından zehirlenme riskini en aza indirmektedir.

- Kömürü kullanmadan 4-5 gün önce torba ağzını açıp, havalanıp kurumasını sağlayın. Soba da daha verimli yanacaktır.

- Sobanın içerisine 2/3 oranında kömür doldurun.

- Kömürün üzerine tahta parçaları koyarak tutuşturun, güç yakıtları kullanmamaya özen gösterin.

- Kömür tutuşturulurken sobanın alt ve üst hava kapakları açık olmalıdır.

- Tutuşmadan sonra üst hava kapağı kapatılıp alt kapaktan hava girişi ayarlanmalıdır.

- Soba yanarken alt hava kapağı ve baca çıkısında bulunan duman kelebeği mutlaka açık olmalıdır.

- Üstten yakılan sobaya sonradan kömür ilavesi kesinlikle yapılmamalıdır; yanma kötüleşeceğinden zehirli karbon monoksit gazı çıkışı artacaktır.

- Soba söndükten sonra kömür doldurulmalı, ya da kovalı sobalarda yeni kova koyulup üstten yakılmalıdır.

- Mümkünse yatarken soba söndürülmeli ya da alt hava girişi ve duman kelebeği açık bırakılmalıdır.

- Tam sönmemiş soba kovaları, karbon monoksit zehirlenmelerine neden olmaması için evin içinde tutulmamalıdır.

 

  • Karbonmonoksit Zehirlenmeleri Baca Kurulumu ile ilgili Film (AltYazı) 

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/birimler/cevre-sagligi/2-ced/karbonmonoksit-zehirlenmesi/soba_gazi_altyazili.rar

 

  • Karbonmonoksit Zehirlenmeleri Baca Kurulumu ile ilgili Film (HSGMTV)

http://hsgmtv.saglik.gov.tr/view/soba-zehirlenmesi/S1hOw

 

  • Karbonmonoksit Zehirlenmeleri Baca Kurulumu ile ilgili Film 2. Parca

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/birimler/cevre-sagligi/2-ced/karbonmonoksit-zehirlenmesi/soba_filmi.part2.rar

 

  • HSGM Çevre Sağlığı Daire Başkanlığı’nın Karbonmonoksit Zehirlenmeleri ile ilgili web sitesi linki

https://hsgm.saglik.gov.tr/tr/cevresagligi-ced/ced-birimi/karbonmonoksit-zehirlenmesi.html

 

MESAİ DIŞI ÖĞRETİM ÜYESİ MUAYENESİ

 

 

 
     ANABİLİM DALI

         ÖĞRETİM ÜYESİ

 ANESTEZİ ve REANİMASYON A.D

 (0232) 412 28 01

Prof. Dr. Çimen OLGUNER

Prof. Dr. Leyla İYİLİKÇİ KARAOĞLAN

Prof. Dr. Sevda ÖZKARDEŞLER ÖZGÜL

Prof. Dr. Volkan HANCI

Doç. Dr. Yüksel ERKİN  (AĞRI ÜNİTESİ - ALGOLOJİ)

 

 BEYİN ve SİNİR CERRAHİSİ A.D

 (0232) 412 33 01

Prof. Dr. R. Serhat ERBAYRAKTAR

Prof. Dr. Burak SADE

Prof. Dr. Ercan ÖZER

Prof. Dr. Hülagü KAPTAN

Doç. Dr. H. Selim KARABEKİR

Doç. Dr. Murat YILMAZ

Doç. Dr. Orhan KALEMCİ

Doç. Dr. Ceren KIZMAZOĞLU

 ÇOCUK CERRAHİSİ A.D 

 (0232) 412 30 01

Prof. Dr. Faika Gülce HAKGÜDER

Prof. Dr. Miraç Feyza AKGÜR

Prof. Dr. Mustafa OLGUNER

Prof. Dr. Oğuz ATEŞ

Doç. Dr. Oktay ULUSOY 

 ÇOCUK SAĞLIĞI ve HASTALIKLARI A.D

 (0232) 412 60 01 - 412 60 02

   Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları

Prof. Dr. Murat DUMAN

Prof. Dr. Şevket Erbil ÜNSAL

Doç. Dr. Osman Tolga İNCE

Doç. Dr. Emel ULUSOY

     Çocuk Endokrinolojik ve Metabolizma Hastalıkları

Prof. Dr. Ayhan ABACI 

Prof. Dr. Ece BÖBER

Prof. Dr. Korcan DEMİR

Doç. Dr. Pelin Teke KISA

   Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları

Prof. Dr. Nurşen BELET

Doç. Dr. Eda KARADAĞ ÖNCEL

   Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi

Prof. Dr. Hale ÖREN

Prof. Dr. Şebnem YILMAZ

Prof. Dr. Dilek İNCE

Prof. Dr.  Özlem Tüfekçi

Prof. Dr. R. Emre ÇEÇEN

Dr. Öğr. Üyesi Deniz KIZMAZOĞLU

   Çocuk Kardiyolojisi

Prof. Dr. Mustafa KIR

Doç. Dr. Tülay DEMİRCAN

   Çocuk Nefrolojisi

Prof. Dr. Salih KAVUKÇU

Prof. Dr. Alper SOYLU

Prof. Dr. Meral TORUN BAYRAM

   Çocuk Nörolojisi

Prof. Dr. Adem AYDIN

Prof. Dr. Ayşe Semra HIZ

Prof. Dr. Uluç YİŞ

Doç. Dr. Ayşe İpek POLAT

  Çocuk Romatolojisi

Prof. Dr. Şevket Erbil ÜNSAL

Prof. Dr. Balahan MAKAY

   Çocuk Neonatoloji

 Prof. Dr. Funda ERDOĞAN

    Çocuk İmmünoloji ve Alerji 

Prof. Dr. Nevin UZUNER

    Çocuk Genetik

Prof. Dr. Özlem Giray BOZKAYA

Doç. Dr. Semra GÜRSOY

 

 

 ÇOCUK ve ERGEN RUH SAĞLIĞI A.D

 (0232) 412 35 51

Prof. Dr. Aynur AKAY

Doç. Dr. Burak BAYKARA

Doç. Dr. Burcu Serim DEMİRGÖREN

Doç. Dr. Sevay ALŞEN GÜNEY

 DERİ ve ZÜHREVİ HASTALIKLAR A.D

 (0232) 412 38 51

Prof. Dr. Sevgi AKARSU

Prof. Dr. Şebnem AKTAN

Doç. Dr. Özlem ÖZBAĞÇIVAN

 ENDOKRİNOLOJİ ve METABOLİZMA B.D

 (0232) 412 37 50

 

 ENFEKSİYON HASTALIKLARI A.D

 (0232) 412 43 01

Prof. Dr. Vildan AVKAN OĞUZ

Doç. Dr. Ziya KURUÜZÜM

Dr. Öğr. Üyesi Sema Alp ÇAVUŞ

Dr. Öğr. Üyesi Oya Özlem Eren KUTSOYLU

Doç. Dr. Arzu NAZLI

Dr. Öğr. Üyesi Muammer ÇELİK

 FİZİK TEDAVİ ve REHABİLİTASYON A.D

 (0232) 412 39 51

Prof. Dr. Selmin GÜLBAHAR

Prof. Dr. Özlem EL

Prof. Dr. M. Özlen PEKER

Prof. Dr. Çiğdem BİRCAN

Prof. Dr. Elif AKALIN

Prof. Dr. E. Özlem ŞENOCAK

Prof. Dr. Ebru ŞAHİN

Doç. Dr. Banu DİLEK

Doç. Dr. Ramazan KIZIL

Dr. Öğr. Üyesi Nihan Erdinç GÜNDÜZ

 GASTROENTEROLOJİ B.D 

 (0232) 412 37 99

Prof. Dr. Müjde SOYTÜRK

Doç. Dr. Göksel BENGİ

 GENEL CERRAHİ A.D

 (0232) 412 29 01

Prof. Dr. Ali İbrahim SEVİNÇ

Prof. Dr. Koray ATİLA

Prof. Dr. Selman SÖKMEN

Prof. Dr. Seymen BORA

Doç. Dr. Z. Serhan DERİCİ

Doç. Dr. Tufan EGELİ

Doç. Dr. Cihan AĞALAR

Doç. Dr. Süleyman Özkan AKSOY

 GERİATRİ B.D

 (0232) 412 43 41

Prof. Dr. Ahmet Turan IŞIK

Doç. Dr. Derya KAYA

 GÖĞÜS CERRAHİSİ A.D

 (0232) 412 32 21

Prof. Dr. Nezih ÖZDEMİR

Prof. Dr. Aydın ŞANLI

Doç. Dr. Volkan KARAÇAM

 GÖĞÜS HASTALIKLARI A.D 

 (0232) 412 38 01

Prof. Dr. B. Oya İTİL

Prof. Dr. Can SEVİNÇ

Doç. Dr. Kemal Can TERTEMİZ

Prof. Dr. Aylin ÖZGEN ALPAYDIN

Doç. Dr. Begüm ERGAN

Dr. Öğr. Üyesi Gökçen ÖMEROĞLU ŞİMŞEK

 

 GÖZ HASTALIKLARI A.D

 (0232) 412 30 51


PROF DR A.OSMAN SAATCİ
PROF DR İSMET DURAK
PROF.DR. ÜZEYİR GÜNENÇ
PROF DR MELTEM SÖYLEV BAJİN
PROF DR ZEYNEP ÖZBEK
PROF DR NİLÜFER KOÇAK
PROF DR GÜL ARIKAN
PROF DR CANAN ASLI YILDIRIM
DOÇ DR ZİYA AYHAN

 

 KADIN HASTALIKLARI ve DOĞUM A.D

 (0232) 412 31 01

Prof. Dr. Murat CELİLOĞLU

Prof. Dr. Ömer Erbil DOĞAN

Prof. Dr. Mehmet GÜNEY

Doç. Dr. H. Bahadır SAATLİ

Doç. Dr. R. Emre OKYAY

Doç. Dr. Sefa KURT

Doç. Dr. Erkan ÇAĞLIYAN

 

 KALP ve DAMAR CERRAHİSİ A.D

 (0232) 412 32 01

Prof. Dr. Abidin Cenk ERDAL

Prof. Dr. Dündar ÖZALP KARABAY

Prof. Dr. Erdem Erinç SİLİSTRELİ

Prof. Dr. Hüdai ÇATALYÜREK

Prof. Dr. Öztekin OTO

Prof. Dr. Serdar BAYRAK

Dr. Öğr. Üyesi Tuğra GENÇPINAR

 KARDİYOLOJİ A.D

 (0232) 412 41 01

Prof. Dr. Bahri AKDENİZ

Prof. Dr. Özhan GÖLDELİ

Prof. Dr. Mehmet Birhan YILMAZ

Prof. Dr. Emin Evren ÖZCAN

Doç. Dr. Hüseyin DURSUN

Doç. Dr. Ebru ÖZPELİT

Doç. Dr.  Bihter ŞENTÜRK

Dr.  Öğr. Üyesi Ayşe Çolak

Doç. Dr. Mehmet KIŞ

Doç. Dr.  Oğuzhan Ekrem TURAN

 KULAK, BURUN ve BOĞAZ HASTALIKLARI A.D

 (0232) 412 32 51

Doç. Dr. Yüksel OLGUN

Doç. Dr. Aslı ÇAKIR ÇETİN

 NEFROLOJİ B.D

 (0232) 412 37 66

Prof. Dr. Caner ÇAVDAR

Prof. Dr. Serpil Müge DEĞER

 NÖROLOJİ A.D

 (0232) 412 40 51

Prof. Dr. Ahmet Ali GENÇ

Prof. Dr. Barış BAKLAN

Prof. Dr. Berril ÇOLAKOĞLU

Prof. Dr. Erdem YAKA

Prof. Dr. İbrahim ÖZTURA

Prof. Dr. İhsan Şükrü ŞENGÜN

Prof. Dr. Kürşad KUTLUK

Prof. Dr. Raif ÇAKMUR

Prof. Dr. Vesile ÖZTÜRK

Doç. Dr. Didem ÖZ

 NÜKLEER TIP A.D

 (0232) 412 2 51

Prof. Dr. Recep BEKİŞ

Prof. Dr. Özhan ÖZDOĞAN

Doç. Dr.Nazlı Pınar KARAHAN ŞEN

 ORTOPEDİ ve TRAVMATOLOJİ A.D

 (0232) 412 33 51

Prof. Dr. Haluk BERK

Prof. Dr. M. Can KOŞAY

Prof. Dr. Mehmet ERDURAN

Prof. Dr. Vasfi KARATOSUN

Doç. Dr. Ahmet KARAKAŞLI

Doç. Dr. Onur HAPA

Doç. Dr. Onur BAŞÇI

 

 RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI A.D

 (0232) 412 41 51

Prof. Dr. Berna Binnur AKDEDE

Prof. Dr. Beyazıt YEMEZ

Prof. Dr. Hasan Can CİMİLLİ

Prof. Dr. İbrahim Emre BORA

Doç. Dr. İbrahim Tolga BİNBAY

 ROMATOLOJİ B.D

 (0232) 412 37 21

Prof. Dr. A. Merih BİRLİK

Prof. Dr. Fatoş ÖNEN

Prof. Dr. İsmail SARI

Doç. Dr. Gerçek CAN

 SPOR HEKİMLİĞİ A.D

 (0232) 412 26 50

Doç. Dr. Oğuz YÜKSEL

 TIBBİ ONKOLOJİ A.D

 (0232) 412 48 01

Prof. Dr. Aziz KARAOĞLU

Prof. Dr. Binnaz DEMİRKAN

Doç. Dr. İlkay Tuğba ÜNEK

Doç. Dr.Hüseyin Salih SEMİZ

 ÜROLOJİ A.D

 (0232) 412 34 51

Prof. Dr. Ahmet Adil ESEN

Prof. Dr. Aykut KEFİ

Prof. Dr. Güven ASLAN

Prof. Dr. İlhan ÇELEBİ

Prof. Dr. Mehmet Uğur MUNGAN

Prof. Dr. Ozan Bozkurt

Doç. Dr. Volkan ŞEN

Öğretim Üyesi Randevu Sistemi Anabilim Dalı Telefon Numaraları

 

 

 
     ANABİLİM DALI

          TELEFON NUMARASI

                             (0232)

 ADLİ TIP A.D  412 28 51
 ANESTEZİ ve REANİMASYON A.D  412 28 01
 BEYİN ve SİNİR CERRAHİSİ A.D  412 33 01
 ÇOCUK CERRAHİSİ A.D  412 30 01
 ÇOCUK SAĞLIĞI ve HASTALIKLARI A.D  412 60 01 - 412 60 02
 ÇOCUK ve ERGEN RUH SAĞLIĞI A.D  412 35 51
 DERİ ve ZÜHREVİ HASTALIKLAR A.D  412 38 51
 ENFEKSİYON HASTALIKLARI A.D  412 43 01
 FİZİK TEDAVİ ve REHABİLİTASYON A.D  412 39 51
 GASTROENTEROLOJİ B.D  412 37 99
 GENEL CERRAHİ A.D  412 29 01
 GERİATRİ B.D  412 43 41
 GÖĞÜS CERRAHİSİ A.D  412 32 21
 GÖĞÜS HASTALIKLARI A.D
 412 38 01
 GÖZ HASTALIKLARI A.D  412 30 51
 GETAT   412 98 35
 KADIN HASTALIKLARI ve DOĞUM A.D  412 31 01
 KALP ve DAMAR CERRAHİSİ A.D  412 32 01
 KARDİYOLOJİ A.D  412 41 01
 KULAK, BURUN ve BOĞAZ HASTALIKLARI A.D  412 32 51
 NEFROLOJİ B.D  412 37 66
 NÖROLOJİ A.D  412 40 51
 ORTOPEDİ ve TRAVMATOLOJİ A.D  412 33 51
 RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI A.D  412 41 51
 ROMATOLOJİ B.D
 412 37 21
 SPOR HEKİMLİĞİ A.D  412 26 50
 TIBBİ ONKOLOJİ B.D  412 48 01
 ÜROLOJİ A.D  412 34 51

DEÜ HASTANESİ’NDE YANGIN TATBİKATI

DEÜ Hastanesi Afet Planlaması (HAP) bünyesinde ameliyathanede çıkan yangın sonucu hastaların ve personelin tahliye tatbikatı yapılmıştır.

 

IMG 20211206 WA0004

 

IMG 20211206 WA0005

IMG 20211206 WA0003

 

arac

IMG 20211206 WA0009

 

IMG 20211206 WA0007

-HASTANE BAŞHEKİMLİĞİ BASIN AÇIKLAMASIDIR-

               Öğretim üyelerimizden Prof. Dr. Nüket GÖÇMEN KARABEKİR’ in, DEÜ ve DEÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekimliğine yönelik olarak, bazı basın organlarında yer alan beyanları neticesinde, aşağıdaki açıklamaları yapma zarureti doğmuştur.

              Basın organlarında yer alan “Akupunktur Polikliniğinin”, Prof. Dr. Mete EDİZER döneminde, başhekim olarak görev yaptığı süre de dahil, emekli olduğu ana kadar faaliyette bulunduğu, herkes gibi, idaremizin de bildiği bir gerçektir. O tarihten itibaren devam eden poliklinik hizmeti, yaşadığımız Covid-19 pandemi sürecinde diğer pek çok poliklinikler gibi durdurulmuştur. Bu dönem içerisinde tüm polikliniklerimizde yapılması planlanan iyileştirme ve geliştirme çalışmalarımız kapsamında yaptığımız araştırmalar sonucu bu poliklinikle ilgili bilgi ve belgeler de araştırılmıştır. Ancak, akupunktur polikliniği hizmetinin uygulama merkezi olabilmesi için Sağlık Bakanlığımız Getat Uygulama ve Araştırma Merkezleri Yönetmeliğine göre yasal süreçleri tamamlayarak yetki belgesi almadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle, bu hizmet geçici olarak durdurulmak zorunda kalınmıştır. Konuyla ilgili olarak, Prof. Dr. Nüket GÖÇMEN KARABEKİR’e durumu bildiren yazı yazılmıştır. Ancak, Prof. Dr. Nüket GÖÇMEN KARABEKİR, defaatle mevzubahis yazıyı tebellüğ etmekten imtina etmiştir. Bu arada, Sağlık Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nün 31.03.2021 tarihli yazısında, İl Sağlık Müdürlüğünce adı geçen hekim ve hastanemiz adına “akupuntur yetki belgesi” nin düzenlenmediği de doğrulanmıştır.

              Prof. Dr. Nüket GÖÇMEN KARABEKİR sertifikasının olduğunu bildirse de, kanunun emredici hükümleri gereği, akupunktur uygulamasının yapılabilmesi için Sağlık Bakanlığı’ndan alınması gereken uygulama merkezi ruhsatlandırması bulunmamaktadır. Kurumumuzda bulunmayan ve idarecilerin yaptığı araştırmalar sonucunda, böyle bir belgenin olmadığı çok yakın zamanda tespit edilebilmiştir. Gayet tabiidir ki, uzun zamandan bu yana klinik hizmeti veren merkezlerin işleyişi konusunda, herhangi bir şüphe yaşanması olağan değildir. Zira, bu poliklinik, eski başhekimlerden Prof. Dr. Mete EDİZER tarafından açılmıştır. Ve ruhsatsız olma ihtimali dahi son gelişmelere kadar düşünülmemiştir. Ancak son 1 yıldır yaşanan Covid-19 Pandemisi hergün yeni ihtiyaçlar doğurmakta ve idare çok dinamik bir süreç yönetmektedir. İhtiyaçlar doğrultusunda sadece poliklinikler değil tüm hastane birimlerinde değişiklikler yapılmaktadır. Bahsi geçen poliklinik de hastanemiz “Enfeksiyon ve Klinik Mikrobiyoloji AD’nın talebi ile acil ihtiyaç duyulan “Enfeksiyon Hastalıkları Aşı Merkezi’ açılmak üzere planlanmıştır. Bu uygulamalarda hasta mağduriyeti değil, tam aksine toplum sağlığı ve ihtiyaçların karşılanması hedeflenmektedir.

              Öte yandan, Prof. Dr. Nüket GÖÇMEN KARABEKİR’in basında yer alan haberlerde ileri sürdüğü hususlar gerçeği yansıtmamaktadır. Kendisi DEÜ Tıp Fakültesi Anatomi AD. Öğretim Üyesi olup, halen bu Anabilim Dalında asli görevini yürütmektedir. Bu nedenle, basında yer alan, “… mesleğinin elinden alındığı “ iddiası gerçek dışıdır. Aynı şekilde, “kişisel eşyalarına ulaşamadığı ..” iddiası da gerçek dışıdır. Zaten poliklinikler alanında bulunan bu oda akupunktur polikliniği olarak haftada bir gün kullanılmaktadır. Herhangi bir hekime özel tahsis edilen bir oda değildir. Prof.Dr. Karabekir’e akupunktur polikliniğine girerek bahsettiği özel eşyalarını alabileceği söylenmiş ancak almaktan imtina etmiştir. Odada akupunktur iğneleri dışında bir eşya olmadığı da tutanaklarla sabittir.

             Dokuz Eylül Üniversitesi ve DEÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nin kurumsal kimliğini hedef alan beyanlar ve yine ileri sürülen gerçek dışı iddialar nedeniyle, ilgili hakkında idari ve hukuki süreç başlatılmıştır. DEÜ Araştırma ve Uygulama Hastanemizde, şimdiye değin olduğu gibi, güçlü bir sağlık ordusu ile, tüm faaliyetlerimiz kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.

Bilgilerinize sunarız.

COVID-19 İKİNCİ DOZ AŞI UYGULAMASI

Değerli Dokuz Eylül Çalışanı,


Bildiğiniz gibi Coronavirüs aşılamasının ilk doz aşı uygulaması 14.01.2021 tarihinde başlamış ve çalışanlarımızın ilk doz aşısı yapılmıştır.

İkinci doz aşılamalarına 11.02.2021 tarihinde başlanması planlanmaktadır.

İkinci doz aşılaması birinci dozun yapıldığı binada yapılacaktır.

İşlemlerinizin hızla tamamlanması için “Birinci Doz Aşı Yan Etki Formu” ‘nu ve “Aşı Onam Formu” ‘nu gelmeden önce doldurarak Aşı Merkezine getirmeniz gerekmektedir.

Bu formlara DEU Web sayfasından, Anabilim Dallarından ve bağlı bulunduğunuz müdürlüklerden ulaşabilirsiniz.

Aşılamada yapılacaklarla ilgili ayrıntılı bilgi ve doldurulacak formlar aşağıda yer almaktadır.

COVİD 2. AŞI UYGULAMASINDA YAPILMASI GEREKENLER
1. Herkes yan etki ve onam formunu doldurup aşı polikliniğine gelecektir. Bu forma web sayfası, Anabilim dalları ve bağlı bulunduğunuz müdürlüklerden ulaşabilirsiniz.
2. Poliklinik sekreteri tarafından probel girişi yapılacak
3. Sağlık çalışanı doldurduğu formlar ile birlikte hemşirenin yanına gidecek
4. Formları hemşireye teslim eden sağlık çalışanına ikinci doz aşı yapılacak. Form doldurmayan sağlık çalışanına aşı yapılmayacak ancak boş form alanda bulundurulacaktır. Form doldurulduğu taktirde aşı yapılacaktır.
5. Formlar hemşireye teslim edildikten ve sistemden aşı onayı alındıktan sonra aşı yapılacaktır.
6. Gerek görüldüğünde aşı yapılan kişi dinlenme odasında izleme alınacaktır.
(İlk aşı sonrası herhangi bir istenmeyen etki gelişenlerde görevli hekime danışılacaktır.)
7. Sağlık çalışanı 2. aşı sonrası da yan etki izlem formunu dolduracaktır. İstenmeyen etki oluştuğunda mesai saati (08.00-24.00) içinde aşı polikliniğine (Tlf no: 28590) , mesai dışı Acil servise başvuracaklardır. Acil servise yapılan başvuru ilk mesai içinde aşı polikliniğine bildirilecektir.

AŞI SONRASI İSTENMEYEN ETKİLER
Aşı uygulanmasını takiben İLK BİR SAAT -12 SAAT içinde;
Akut allerjik reaksiyon, döküntü, anaflaksi, toksik şok sendromu
Aşı uygulanmasını takiben İLK BİR HAFTA içinde;
Gündelik yaşamı etkileyecek ölçüde başağrısı, halsizlik
Ciddi lokal reaksiyon, apse
38C ve üzerinde ateş varlığı
İshal, kusma
Sepsis
Aşı uygulanmasını takiben İLK BİR AY içinde;
Lenfadenopati / Lenfadenit
Akut paralizi
Aşı uygulanmasını takiben İLK İKİ-ALTI AY içinde;
Artrit
Nörolojik istenmeyen etkiler (Tat ve koku kaybı, nöropati, yüz felci vs.)

 

 

ERİŞKİN AŞI MERKEZİ BİLGİLENDİRİLMİŞ RIZA VE ONAM FORMU

COVID-19 AŞI YAN ETKİ SORGULAMA FORMU

Yeni Yıl Mesajı


Sağlıklı bir yaşam, en kıymetli hazinemizdir. Sağlıklı yaşamak ve yaşatmak sadece kendimize değil sevdiklerimize, halkımıza ve insanlığa karşı en önemli sorumluluğumuzdur. Kendi sağlığımız ve çevremizin sağlığı için bu bilinçle hareket etmemiz, özellikle Covid-19 pandemisinin sürdüğü bu hashas dönemde önemli ve yaşamsaldır.

9 Eylül Üniversitesi Hastanesi olarak tüm sağlık çalışanlarımızla birlikte bu bilinçle ve özveriyle çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. İnsanımızın salgının etkisinden olabildiğince uzak, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için 2020 yılı boyunca yoğun bir mücadele verdik. Her zaman insan için, insanı yaşatmak ve sağlığını korumak için görev yapan sağlık çalışanlarının, pandemi dönemindeki bu üstün görev anlayışı takdire şayandır. Bu vesileyle, tüm sağlık çalışanlarımıza verdikleri bu insanüstü mücadele için şahsım ve kurumum adına teşekkür ediyorum.

Bu anlamda DSÖ, tüm sağlık çalışanlarına 2021 yılını armağan ederek, takdirlerini sergilemiştir. 2021 yılı Sağlık Çalışanları Yılı ilan edildi. İnanıyoruz ki, sağlık çalışanlarımız yeni yılda da aynı üstün ve özverili görev anlayışıyla, çalışma azmiyle bu salgını bertaraf etmemizde büyük katkı sağlayacaktır. Meslek hayatımızda belki de ilk kez karşılaştığımız bu farklı süreci, büyük bir dayanışma ve dostluk ile üstesinden geleceğimize inancım tamdır.

Biz 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi olarak; sevdiklerinize verilebilecek en güzel armağanın sağlıklı bir yaşam sağlamak olduğu inancıyla, halkımıza ve insanlığa sağlıklı bir yaşam sağlamaya dönük çalışmalarımızı yine aralıksız ve özveriyle sürdüreceğiz.

Başta değerli meslektaşlarım ve sağlık çalışanlarımız olmak üzere; 2021 yılının tüm insanlığa, sağlık ve esenlik getirmesini diliyorum. Yeni yılınız kutlu olsun….

 

 

Prof. Dr. Semih KÜÇÜKGÜÇLÜ
Başhekim V.
DEÜ Araştırma ve Uygulama Hastanesi

FERAGATNAMELERİN UZATILMASI HAKKINDA

FERAGAT BAŞVURU SÜRESİ UZATILDI!

 

Yeni çıkan feragatnamenin başvuru süresi 26.10.2020 tarihi mesai bitimine kadar uzatılmıştır.

Yeni çıkan feragatname kapsamında, 2017, 2018, 2019 ve 31/08/2020 tarihi itibarıyla muhasebe kayıtlarında yer alan ilaç, tıbbi malzeme ve diğer alım bedellerinin ödenmesi konusunda yapılacak işlemler aşağıda açıklanmıştır.

1. Alacaklıların her bir işletme itibarıyla kapsama dahil tüm alacakları için 26/10/2020 tarihi mesai saati bitimine kadar ilgili işletmeye başvuruda bulunmaları gerekmektedir.
2.Temlik edilen alacaklarda alacak, temlik alan alacaklıya geçtiğinden, müracaat temlik alan alacaklı tarafından yapılacaktır. Temlik alan alacaklılar, ilgili işletmedeki kapsama dâhil tüm alacakları için başvuruda bulunmak zorundadır.
3. Alacaklıların üçüncü taraflarca icraya konu edilmiş alacakları için başvuru asıl alacaklı tarafından yapılacaktır. Ödeme aşamasında icra kesintileri yapılarak varsa kalan tutar alacaklıya ödenecektir.
4. Feragatnameler doldurulurken ay ve yıl ayrımı yapılmaksızın, ilaçlarda %18, tıbbi malzeme ve diğer borçlarda %25 oranında indirim uygulanacaktır.
5- Yasal olarak yapılması gereken tüm kesintiler düşüldükten sonra kalan tutar, gerçek veya tüzel kişi alacaklılara;
5.1 İlaç alımlarında tutarın %40'ı 2020 yılı Ekim ayı içerisinde, kalan %60'lık tutar 2021 yılı Ocak ayı içerisinde,
5.2.Tıbbi malzeme ve diğer alımlarda tutarın %50'si 2020 yılı Ekim ayı içerisinde, kalan %50 tutar 2021 yılı Ocak ayı içerisinde ödenecektir. (Feragatnamedeki ödenecek tutarlara ilişkin hesaplama bu açıklamaya göre yapılacaktır. )Ödenecek borçlar ile ilgili olarak ayrıca temerrüt faizi, vade farkı benzeri herhangi bir ödeme yapılmayacaktır.
6. İlgili işletmeler, müracaat süresi içerisinde başvuruda bulunan her bir alacaklıdan
Ek-1 de yer alan "Feragatname"yi isteyeceklerdir. Alacaklılar, feragat beyanını mahkemelere veya icra müdürlüklerine sunduklarına ilişkin tevsik edici belgeleri de feragatname ekinde işletmelere ibraz edeceklerdir.
Ek-1 deki feragatnamenin firmanıza ilişkin doldurulmuş halini Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden mail yoluyla, başvuru ekinde ibraz edeceğiniz cari kartınızı Döner Sermaye Saymanlık Müdürlüğümüzden Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden mail yoluyla ya da 0 232 412 2431 telefon numarasıyla iletişim kurarak elde edebilirsiniz.

 

Tamamlanan Ek-1 formları, eklerinde firmanıza ilişkin cari kartlar ve imza sirküleri veya imza beyannameleri ile en geç 26/10/2020 tarihi mesai saati bitimine kadar 2 nüsha olarak ıslak imzalı ve kaşeli olarak Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü Sekreterliğine teslim edilecektir.

26/10/2020 tarihi mesai saati bitimine kadar teslim edilmeyen evraklar işleme alınmayacak ve feragat kapsamına dahil olamayacaktır.

Ayrıca yardım ve destek için 0 232 412 24 01/ 412 50 56 ve Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. mail adresinden yaşanan sorunlarla ilgili destek alabilirsiniz.

İyi Çalışmalar.

 

EK_1 FERAGATNAME 07.10.2020

FERAGAT AÇIKLAMASI

AÇIKLAMA

Yeni çıkan feragatname kapsamında, 2017, 2018, 2019 ve 31/08/2020 tarihi itibarıyla muhasebe kayıtlarında yer alan ilaç, tıbbi malzeme ve diğer alım bedellerinin ödenmesi konusunda yapılacak işlemler aşağıda açıklanmıştır.

1. Alacaklıların her bir işletme itibarıyla kapsama dahil tüm alacakları için 20/10/2020
tarihi mesai saati bitimine kadar ilgili işletmeye başvuruda bulunmaları gerekmektedir.

2.Temlik edilen alacaklarda alacak, temlik alan alacaklıya geçtiğinden, müracaat temlik alan alacaklı tarafından yapılacaktır. Temlik alan alacaklılar, ilgili işletmedeki kapsama
dâhil tüm alacakları için başvuruda bulunmak zorundadır.

3. Alacaklıların üçüncü taraflarca icraya konu edilmiş alacakları için başvuru asıl alacaklı tarafından yapılacaktır. Ödeme aşamasında icra kesintileri yapılarak varsa kalan
tutar alacaklıya ödenecektir.

4. Feragatnameler doldurulurken ay ve yıl ayrımı yapılmaksızın, ilaçlarda %18, tıbbi malzeme ve diğer borçlarda %25 oranında indirim uygulanacaktır.

5- Yasal olarak yapılması gereken tüm kesintiler düşüldükten sonra kalan tutar, gerçek veya tüzel kişi alacaklılara;

5.1 İlaç alımlarında tutarın %40'ı 2020 yılı Ekim ayı içerisinde, kalan %60'lık tutar 2021 yılı Ocak ayı içerisinde,

5.2.Tıbbi malzeme ve diğer alımlarda tutarın %50'si 2020 yılı Ekim ayı içerisinde, kalan %50 tutar 2021 yılı Ocak ayı içerisinde ödenecektir. (Feragatnamedeki ödenecek tutarlara ilişkin hesaplama bu açıklamaya göre yapılacaktır. )Ödenecek borçlar ile ilgili olarak ayrıca temerrüt faizi, vade farkı benzeri herhangi bir ödeme yapılmayacaktır.

6. İlgili işletmeler, müracaat süresi içerisinde başvuruda bulunan her bir alacaklıdan
Ek-1 de yer alan "Feragatname"yi isteyeceklerdir. Alacaklılar, feragat beyanını mahkemelere veya icra müdürlüklerine sunduklarına ilişkin tevsik edici belgeleri de feragatname ekinde işletmelere ibraz edeceklerdir.

Ek-1 deki feragatnameyi doldurmak için cari kartınızı Döner Sermaye Saymanlık Müdürlüğümüzden Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden mail yoluyla ya da 0 232 412 2431 telefon numarasıyla iletişim kurarak elde edebilir ve Ek- 1’i doldurabilirsiniz.
Tamamlanan Ek-1 formları en geç 20/10/2020 tarihi mesai saati bitimine kadar ıslak imzalı ve kaşeli olarak Döner Sermaye İşletme Müdürlüğü Sekreterliğine teslim edilecektir.

20/10/2020 tarihi mesai saati bitimine kadar teslim edilmeyen evraklar işleme alınmayacak ve feragat kapsamına dahil olamayacaktır.


Ayrıca yardım ve destek için 0 232 412 24 01/ 412 50 56 ve Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. mail adresinden yaşanan sorunlarla ilgili destek alabilirsiniz.

İyi Çalışmalar.

 

EK_1 FERAGATNAME 07/10/2020

KAMUOYU AÇIKLAMASIDIR

Türkiye’nin sağlık alanındaki en önemli yatırımlarından biri olan Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Uygulama Hastanemizi hedef alan İzmir Tabip Odası’nın bir takım iddialarına ve art niyetli açıklamalarına ilişkin cevabımızdır:

Üniversite hastanemiz, güzel kentimize ve Ege Bölgesi’ne kaliteli hizmet sunan uluslararası nitelikte bir sağlık kurumudur. Burada görevli hekimlerimiz, hemşirelerimiz ve sağlık çalışanı arkadaşlarımız, 7/24 esasıyla büyük bir özveri ile çalışmakta; üniversitemizin kamusal sorumluluklarını başarıyla yerine getirmektedir. Küresel pandemi nedeniyle iş yükü ve yoğunluğu artan arkadaşlarımızın bu dönemde gösterdiği sabır ve anlayış da bizlerin gurur kaynağını teşkil etmektedir.

Ülkemizin ve insanlığın olağanüstü günlerden geçtiği şu dönemde, kendini devletimizin ve ilgili mevzuatın üstünde gören; hak koruma adına sağlık çalışanlarımızı kışkırtmak isteyen İzmir Tabip Odası ise sorumsuzca davranışlarında ısrar etmekte; siyasetin kirli tarafında durmak istemektedir. Geçtiğimiz aylarda, kendisine hükmeden anlayışın temsilcileri ile kendine biat eden bir takım kişilerle birlikte insanların şifa aradığı bir ortamda eylem yapan bu yapı, akıl almaz bir sorumsuzluğa imza atarak hem hastalarımızı hem de sağlık çalışanı arkadaşlarımızı tehlikeye atmıştır. Yaptığı bu yanlışla yetinmeyen bu yapı, sendika temsilcileri ile birlikte hastane yönetimimizi ‘ek ödemeler’ ve ‘fazla mesai’ konuları üzerinden yıpratmak istemiştir.

İnsanların can derdine düştüğü bir yerde; sırf muhalefet etmeye ve aslı astarı olmayan iftiralarla 38 yıllık mazisi olan bir kurumu karalamaya çalışmak, tek kelimeyle insafsızlıktır. Sözde hak savunuculuğuna yeltenen bu yapı, o tarihteki eylemleri ile kanunlara karşı gelmiş ve can güvenliğini hiçe saymıştır. Doğal olarak böyle bir hadsizliği ve usulsüzlüğü hastanemizin kabul etmesi de mümkün olmadığından; gerekli yasal işlemler başlatılmış ve sorumlular hakkında ilgili mecralara başvurulmuştur. Sağduyulu davranmamıza ve mesai arkadaşlarımızın moralinin bozulmaması adına bir takım söylemlere ses çıkarmamış olmamıza rağmen; geldiğimiz noktada aynı siyasi anlayış ile hareket eden bu yapı, gerçeklerle ilgisi olmayan ifadelerini yinelemiş; hastanemizi ve üniversitemizi suçlamıştır.

Buradan açık ve net şekilde söylemek isteriz ki; hastanemizdeki sağlık çalışanı arkadaşlarımızın haklarını bizden daha fazla gözetildiğine ilişkin kamuoyunda algı oluşturmaya çalışmak doğru değildir. O yapının yönetici pozisyonunda olan kişilerin hedef aldığı hastanemiz, kendi hocalarının, arkadaşlarının ve dostlarının bulunduğu saygın bir kurumdur. Aklına gelen cümleleri düşünmeden söylemek, her şeyden önce buradaki mensuplarımızın emeğine saygısızlıktır. Adı geçen yapının kanunda tanımlanan görevleri temel olarak, mesleki hakları korumak, mesleğin gelişimini sağlamak ve ilkeli davranmaktır. Çünkü tıp biliminde söz konusu olan insan sağlığı ve hayatıdır. Pandemi sebebiyle birçok sağlık çalışanı arkadaşımızı kaybettiğimiz şu süreçte, insanların çalışma motivasyonunu bozulmamalıdır.

Yetkisini Anayasadan almayan hiçbir kişi ve kurum, köklü hastanemizin yapacağı iş ve işlemlerle ilgili yönlendirmede bulunamaz. Hiç kimse yönetimimize baskı yapamaz; mensuplarımızla olan güçlü bağımızı koparamaz. Emeği ve çalışan haklarını titizlikle gözeten hastanemizde, döner sermaye gelirlerinden yapılan harcamalara kadar her bir kuruş, devletimizin denetiminde ve kanunların kontrolündedir. Bunu bilmek istemeyenler, öğrenmek için okumalı; iftiradan uzak durmalı; sorun olarak düşündüğü olgu ve olaylar için aynaya bakmalıdır. Hastanemiz, geçmişte olduğu gibi gelecekte de milletimizin ve insanlığın selameti için çalışmaya devam edecektir. Mesai arkadaşlarımıza bir kez daha teşekkürlerimizi ve şükranlarımızı sunuyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

DEÜ ARAŞTIRMA UYGULAMA HASTANESİ BAŞHEKİMLİĞİ

21 EYLÜL DÜNYA ALZHEIMER GÜNÜ

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü

Hepimizin sağlıkla yaş alması dileği ile

DEÜ Başhekimliği

Program

11.00       Alzheimer günü resim sergisi açılış (Başhekimlik girişi)

11.30       Geriatri Servisi ziyareti

alzheimer banner

Hastanemizde SanalPOS Dönemi

IMG 2105

IMG 2109

05.06.2020 tarihinde; Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ali Özcan, hastane üst yönetimi, işletme müdürlüğü ve bilgi işlem birimi ile yapılan toplantıda, hastanemizde yer alacak olan ‘’SanalPOS’’ uygulaması üzerinden ücret ödenmesi ile ilgili ön çalışmalar görüşüldü.


Hastanemize kazandırılacak olan ‘’SanalPOS’’ sistemi sayesinde, sosyal/fiziki mesafelerimize daha çok dikkat ettiğimiz bu zamanlarda hasta ve hasta yakınlarının hastane içerisinde uzun zaman geçirmemeleri, nakit ödemeler için vezne gibi alanlarda daha az kişi sayısı ile kısa süre kalmaları hedeflenmektedir.

Rehber

unnamed Corona virüs aşı bilgisi için tıklayınız  unnamed

unnamed Covid-19  Temaslı Takibi Evde Hasta izlemi ve filyasyon rehberi, 07.12.2020  için tıklayınızunnamed 

Covid-19 Rehberi Genel Bilgiler Epidemiyoloji ve Tani icin tıklayınız 

Covid-19 Rehberi Temasli Takibi evde hasta izlemi ve filyasyon, 25.11.2020 icin tıklayınız 

Covid-19 Rehberi Temaslı Takibi, Salgın Yönetimi, Evde Hasta İzlemi ve Filyasyon-20112020 icin tıklayınız unnamed

covid-19 rehberi antisitokin-antiinflamatuar tedaviler koagulopati yonetimi, 07.11.2020 için tıklayınız

ANTİSİTOKİN-ANTİİNFLAMATUAR TEDAVİLER, KOAGÜLOPATİ YÖNETİMİ, 02.11.2020 için tıklayınız 

Covid-19-İmmun Plazma Rehberi-v5, 26.10.2020 için tıklayınız 

Covid-19 Agir pnomoni ARDS,sepsis ve septik sok yonetimi icin tıklayınız 

Covid-19 Solunum sistemi hastalıklarının yaygın olduğu dönemde sağlık kuruluslarında gebe takibi, 16.10.2020 için tıklayınız

Covid-19 Erişkin Hasta Tedavisi 09.10.2020 için tıklayınız

COVID-19 SALGIN YONETIMI VE CALISMA REHBERI ICIN TIKLAYINIZ 

TEMASLI TAKİBİ,SALGIN YÖNETİMİ,EVDE HASTA İZLEMİ VE FİLYASYON REHBERİ, 05.09.2020 için tıklayınız

Salgın Sorasında Uyulması Gereken Dental İşlemler Prosedürü, 03.09.2020 03.09.2020 tıklayınız

Dental İşlemlerde Uyulması Gereken Enfeksiyon Kontrol önlemleri, 03.09.2020 tıklayınız

TEMASLI TAKİBİ,SALGIN YÖNETİMİ,EVDE HASTA İZLEMİ VE FİLYASYON REHBERİ 03.09.2020 için tıklayınız

ÇOCUK HASTA YÖNETİMİ VE TEDAVİ REHBERİ, 01.09.2020 için tıklayınız   

24.07.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için  tıklayınız        

07.07.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için tıklayınız 

01.06.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için tıklayınız  

14.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız   

13.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız 

02.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız 

25.03.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız    

11.03.2020 COVID-19 Rehber için  tıklayınız

DEÜ COVID-19 Bülteni

unnamed Corona virüs aşı bilgisi için tıklayınız  unnamed

unnamed Covid-19  Temaslı Takibi Evde Hasta izlemi ve filyasyon rehberi, 07.12.2020  için tıklayınızunnamed

unnamedCovid-19 Rehberi Genel Bilgiler Epidemiyoloji ve Tani icin tıklayınız unnamed

Covid-19 Rehberi Temasli Takibi evde hasta izlemi ve filyasyon, 25.11.2020 icin tıklayınız 

Covid-19 Rehberi Temaslı Takibi, Salgın Yönetimi, Evde Hasta İzlemi ve Filyasyon-20112020 icin tıklayınız 

covid-19 rehberi antisitokin-antiinflamatuar tedaviler koagulopati yonetimi, 07.11.2020 için tıklayınız

ANTİSİTOKİN-ANTİİNFLAMATUAR TEDAVİLER, KOAGÜLOPATİ YÖNETİMİ, 02.11.2020 için tıklayınız

Covid-19-İmmun Plazma Rehberi-v5, 26.10.2020 için tıklayınız

Covid-19 Agir pnomoni ARDS,sepsis ve septik sok yonetimi icin tıklayınız

Covid-19 Solunum sistemi hastalıklarının yaygın olduğu dönemde sağlık kuruluslarında gebe takibi, 16.10.2020 için tıklayınız

Covid-19 Erişkin Hasta Tedavisi 09.10.2020 için tıklayınız

COVID-19 SALGIN YONETIMI VE CALISMA REHBERI ICINTIKLAYINIZ 

TEMASLI TAKİBİ,SALGIN YÖNETİMİ,EVDE HASTA İZLEMİ VE FİLYASYON REHBERİ, 05.09.2020 için tıklayınız

Salgın Sorasında Uyulması Gereken Dental İşlemler Prosedürü, 03.09.2020 03.09.2020 tıklayınız

Dental İşlemlerde Uyulması Gereken Enfeksiyon Kontrol önlemleri, 03.09.2020 tıklayınız

TEMASLI TAKİBİ,SALGIN YÖNETİMİ,EVDE HASTA İZLEMİ VE FİLYASYON REHBERİ 03.09.2020 için tıklayınız

ÇOCUK HASTA YÖNETİMİ VE TEDAVİ REHBERİ 01.09.2020 için tıklayınız 

24.07.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için tıklayınız             

07.07.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için tıklayınız

01.06.2020 COVID-19 PANDEMİSİNDE NORMALLEŞME DÖNEMİNDE SAGLIK KURUMLARINDA ÇALIŞMA REHBERİ için tıklayınız

14.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız 

13.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız  

02.04.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız  

Türkiye'de COVID-19 Son Durum için tıklayınız

Kamuoyu Açıklaması için tıklayınız

25.03.2020 COVID-19 Rehber için  tıklayınız  

22.03.2020 Cumhurbaşkanlığı Sağlık personeli idari izin için tıklayınız

16.03.2020 Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı idari izin açıklaması için  tıklayınız

11.03.2020 COVID-19 Rehber için tıklayınız 

COVID-19 Korunma Yolları

Mümkün olduğu kadar yurtdışına yolculuk yapılmaması önerilmektedir. Yurtdışına çıkışın zorunlu olduğu durumlarda aşağıdaki kurallara dikkat edilmelidir:

Akut solunum yolu enfeksiyonlarının genel bulaşma riskini azaltmak için önerilen temel ilkeler Yeni Koronavirüs (COVID-19) için de geçerlidir. Bunlar;

- El temizliğine dikkat edilmelidir. Eller en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı, sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği kullanılmalıdır. Antiseptik veya antibakteriyel içeren sabun kullanmaya gerek yoktur, normal sabun yeterlidir.

- Eller yıkanmadan ağız, burun ve gözlerle temas edilmemelidir.

- Hasta insanlarla temastan kaçınmalıdır (mümkün ise en az 1 m uzakta bulunulmalı).

- Özellikle hasta insanlarla veya çevreleriyle doğrudan temas ettikten sonra eller sık sık temizlenmelidir

- Hastaların yoğun olarak bulunması nedeniyle mümkün ise sağlık merkezlerine gidilmemeli, sağlık kuruluşuna gidilmesi gereken durumlarda diğer hastalarla temas en aza indirilmelidir.

- Öksürme veya hapşırma sırasında burun ve ağız tek kullanımlık kağıt mendil ile örtülmeli, kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içi kullanılmalı, mümkünse kalabalık yerlere girilmemeli, eğer girmek zorunda kalınıyorsa ağız ve burun kapatılmalı, tıbbi maske kullanılmalıdır.

- Çiğ veya az pişmiş hayvan ürünleri yemekten kaçınılmalıdır. İyi pişmiş yiyecekler tercih edilmelidir.

- Çiftlikler, canlı hayvan pazarları ve hayvanların kesilebileceği alanlar gibi genel enfeksiyonlar açısından yüksek riskli alanlardan kaçınılmalıdır.

- Seyahat sonrası 14 gün içinde herhangi bir solunum yolu semptomu olursa maske takılarak en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalı, doktora seyahat öyküsü hakkında bilgi verilmelidir.

Onemli Linkler

saglik bakanligi          izmir valiligi          izmir il saglik           who         cdc

DÜNYA BÖBREK GÜNÜ

1

 

DÜNYA BÖBREK GÜNÜ   BÖBREK SAĞLIĞI HERKESE, HER YERDE!

Prof Dr. Taner Çamsarı
DEÜ Nefroloji AD
Türk Nefroloji Derneği İzmir Şubesi Başkanı

 

Dünya Böbrek Günü, Uluslararası Nefroloji Derneği (ISN) ve Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonlarının bir ortak girişimi olarak her yıl Mart ayının ikinci Perşembe günü Dünya çapında kutlanmaktadır. Kar amacı gütmeyen kamu yararına çalışan bu kuruluşlar, Türkiyede de yine kamu yararına çalışan ve bu yıl 50. Kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan Türk Nefroloji Derneği ile işbirliği içerisinde bu günü kutlamaktadırlar.

Dünya Böbrek Günü’nün amacı; bütün dünya da böbrek sağlığı ve hastalıkları hakkında bir farkındalık yaratmak ve bu hastalıkların kişi ve toplum sağlığı bakımından önemini kavratmaktır. Ülkemizde ve Dünya da her on erişkinden bir kişide süreğen bir böbrek hastalığı vardır. Tüm dünyada halen 850 milyon kişi herhangi bir derecede böbrek hastasıdır. Böbrek hastalıklarının kişi ve toplum sağlığı için oluşturdukları bu yük giderek artmaktadır.

Yapılan tahminlere göre; 2040 yılının en önemli ölüm nedenleri arasında, beşinci sırada böbrek hastalıkları olacaktır. Sağlık harcamalarının en önemli nedenlerinden birisini bu kalem oluşturmaktadır. Böbrek yetmezliği sağaltımında Hemodiyaliz, Periton Diyalizi ve Böbrek nakli ülkemizde ve diğer batı ülkelerinde tüm sağlık harcamalarının %2-3’ünü oluşturmaktadır. Tüm sağlık harcamalarının %2-3’ ü tüm nüfusun binde 3 ile 5 ine karşılık gelen bir gruba harcanmaktadır.

Böbrek hastalıkları engellenebilir, var olanların da ilerleyip tam böbrek yetmezliği haline dönüşümü geciktirilebilir. Özellikle yüksek riskli toplum kesimlerinde Şeker Hastalığı ve Hipertansiyonu olan lipid metabolizması bozukluğu olan şişman metabolik sendromlu hasta gruplarında basit tanı ve erken dönem tedavileri kişinin yaşamını bir kabus haline getiren bu hastalığı insanlığın da bir baş belası olmaktan çıkarabilir.

Dünya Böbrek Günü’nde her yıl küresel çapta bir ana konu belirlenmekte ve bu ana konuyu vurgulayan sloganlar medya ve sosyal medyada işlenmektedir.
Dünya Böbrek Günü’nün 2020 yılı için belirlediği “Böbrek Sağlığı Herkese, Her Yerde” sloganıyla, vurgulamak istediği temel konular şunlardır:

 

  • 2040 ta dünyadaki en çok öldüren 5. Hastalık böbrek hastalıkları olacaktır.
  • Dünyadaki her on kişiden birisi böbrek hastasıdır.
  • Kronik böbrek hastalıklarının ortaya çıkışı ve ilerlemesi birincil, ikincil ve üçüncül düzeyde müdahalelerle engellenebilir.
  • Bu konudaki en önemli husus; Hastalarda, profesyonellerde ve yöneticilerdeki eğitim ve farkındalık düzeyidir.
  • Dünya Böbrek Günü, dünyadaki herkesin bu konuda savunucu, uyarıcı, eğitici olmasını ve farkındalığı artıracak her yöntemi medya, sosyal medya, kişisel çabalar vb. kullanmasını önermektedir.
  • Organ bağışının önemi anlatılmalı ve bunun en iyi Böbrek yerine koyma tedavisi seçeneği olduğu vurgulanmalıdır.
  • Sağlık otoritelerine toplumun farkındalığını artıracak ve gerekli önlemleri alacak uyarılarda bulunulmalıdır.
  • Bugün dünya böbrek günü böbrekleriniz sağlıklı ne mutlu! Böbreklerinizin ne işe yaradığını öğrenin.

TUZ VE SAĞLIĞIMIZ

Sodyum klorür (NaCl) olarak adlandırılan sofra tuzu, saf haldeyken %40 sodyum ve %60 klorür iyonlarından oluşmaktadır. Tuz, yaşamsal önemi ve fizyolojik görevlerinin yanı sıra besinleri pişirme, koyulaştırma, lezzetini arttırma, yapısını ve duyusal özeliklerini geliştirme, koruma ve saklamada görev alır. Besinlerin tuzlanarak saklanması, mikroorganizmaların üremesine ve bozulmaya yol açan, besindeki su aktivitesini azaltarak, besinin uzun süre muhafaza edilmesini sağlar.

Besinlerin çoğunda doğal olarak bulunan sodyum, tuzla işlenmiş besinler, kabartma tozu ve karbonatta da mevcuttur.

Türk Gıda Kodeksi Tuz Tebliği’ne göre tuz, çıkarıldığı kaynağa göre; kaya tuzu, deniz tuzu, göl tuzu ve yer altı kaynak tuzu şeklinde, tüketimine göre ise gıda sanayi tuzu, sofra tuzu, işlenmiş tuz, sofrada öğütme tuz ve iri salamura tuz şeklinde sınıflandırılmaktadır. Ayrıca ülkemizde Tuz Tebliği’nde yer almayan Himalaya tuzu, ve dünyada gurme tuzları, sebzeli tuz karışımları, tütsülenmiş tuz, sarımsaklı tuz, baharatlı tuz gibi 3000’in üzerinde tuz çeşidi kullanılmaktadır

Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisine göre tüketilmesi gereken günlük tuz miktarı
5 g (1 silme tatlı kaşığı) ile sınırlandırılmıştır.

Toplumlara göre tuz tüketim miktarı değişmekle birlikte çoğu ülkede günlük tuz tüketimi 9-12 g/gün aralığındadır. Ülkemizde ise tuz tüketimi bu miktarların çok üzerindedir. 2008 yılında Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği tarafından yapılan, 1970 katılımcının dahil edildiği SALTürk çalışmasında ülkemizde tuz tüketimi ortalama 18 g/gün olarak saptanmıştır. SALTürk çalışmasında, tuz tüketimin obez, yaşlı, düşük eğitim düzeyi ve kırsal alanda yaşama ile ilişkili olduğu gösterilmiş ve yine bu çalışmada her 100 mmol/gün tuz tüketimi artışının kan basıncında artışa yol açtığı gösterilmiştir.

Bu çalışmadan sonra tuz tüketimini azaltıcı bir takım önlemler (halk bilinçlendirme toplantıları, ekmekte tuz oranının azaltılması vs.) alınmış ve takiben SALTurk-2 çalışması yapılmıştır. Bu çalışmada tuz tüketimin 14.8 g/güne gerilediği gösterilmiştir.
Aşırı tuz tüketimi yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları başta olmak üzere şişmanlık, şeker hastalığı ve bazı kanser türleri başta olmak üzere önemli halk sağlığı sorunlarına neden olmaktadır.

TUZ TÜKETİMİ:

Türkiye’de tuz aşırı miktarda tüketilmektedir. Bölgelere göre farklılık görülmekle birlikte günlük tüketim genel olarak önerilenin 2.5 - 3.5 katı kadardır. Toplam 5 g tuz 2000 mg sodyum içerir. Son yıllarda ülkemizde ekmek, peynir, salça, zeytin, kırmızı pul biber, işlenmiş et ürünleri (kavurma vb.) bunun gibi besinlerin tuz içeriğinde azalmaya ilişkin yasal düzenlemeler yapılmıştır.

*Yediğimiz tuzun büyük bir kısmı satın aldığımız hazır gıdaların içinde gizlidir.

*Gıdaların etiketlerini kontrol edin ve daha az tuz tüketimi için tercihlerinizi değiştirin.

ÖNERİLER:


1. Tuz tüketimi azaltılmalıdır. Günlük olarak 5 g’ı (1 silme tatlı kaşığı) geçmemeli ve iyotlu tuz kullanılmalıdır


2.Ambalajlı hazır besinlerin besin etiketinde yer alan monosodyum glutamat, sodyum nitrat, sodyum bikarbonat, sodyum sitrat, sodyum askorbat vb. tüm sodyumlu bileşiklerin tüketimine dikkat edilmelidir.


3. Yemek hazırlama, pişirme ve tüketim sırasında ilave edilen tuz miktarı azaltılmalıdır, hatta mümkünse tuz eklenmemelidir. Lezzet destekleyici olarak her yemeğe bir tutam tuz eklenmesinden vazgeçilmelidir.


4. Sofrada yemeklere tuz ilavesi yapılmamalı ve masadan tuzluk kaldırılmalıdır. Tuz yerine sofrada baharat ile tatlandırma tercih edilmelidir.


5. Hazır soslar, atıştırmalık ürünler, tuzlanmış kuruyemişler, turşu ve salamura, balık konserveleri, tuzlanmış, tütsülenmiş ve/veya salamura edilmiş et ve balık ürünleri ile aromalı/aromasız, doğal/doğal olmayan mineralli içecekler yüksek miktarda tuz içermeleri nedeniyle az tüketilmelidir.


6. Turşu, salça, tarhana, kurut, yaprak salamurası vb. yiyeceklerin tuz içeriği fazladır. Bu nedenle daha az tüketilmeli ve hazırlarken yüksek miktarda tuz kullanımından kaçınılmalıdır.


7. Salamura ürünlerin tuz içeriğinin azaltılması için suda yıkama ve bekletme gibi işlemler uygulanabilir.


8. Satın alınan işlenmiş ürünlerin etiket bilgisi mutlaka okunmalı, tuzsuz ya da tuzu azaltılmış ürünler tercih edilmelidir.


9. Ev dışı beslenmede yemeklerin mümkünse az tuzlu veya tuzsuz hazırlanması istenmelidir.


10. Tuz yerine doğal lezzet arttırıcılar (soğan, sarımsak, baharatlar, limon, sirke, biber vb.) kullanılmalıdır.


KAÇINILMASI GEREKEN AŞIRI TUZ İÇEREN BESİNLER


• Hazır soslar (soya, ketçap, barbekü, tartar, salsa, hardal, makarna vb soslar)
• Atıştırmalık ürünler (cips, tahıl bazlı bar, meyve bazlı bar, patlamış mısır gibi)
• Tuzlanmış kuruyemişler (fındık, fıstık, ceviz, badem, leblebi, kavurga, kabak ve ayçiçeği çekirdeği, her türlü çekirdek içi vb.)
• Turşu ve salamura besinler (siyah ve yeşil zeytin, sebze turşuları), balık konserveleri, tuzlanmış ve/veya salamura edilmiş et ve balık ürünleri
• Aromalı/aromasız, doğal/doğal olmayan gazlı/gazsız mineralli içecekler.
• Geleneksel olarak evlerde hazırlanan turşu, salça, tarhana, yaprak salamurası vb. besinler.

 

DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ BESLENME VE DİYET BÖLÜMÜ

HASTANEMİZDE CORONA VİRÜS VAKASI GÖRÜLDÜĞÜ İDDİALARI İLE İLGİLİ BASIN AÇIKLAMASI

Yeni koronavirus hastalığı (KOVİD-2019) salgını tüm dünyayı etkileyerek sürmektedir. Hastalığın başladığı Çin’de günlük yeni vaka sayısında ciddi anlamda düşüş yaşanmaya başlanmıştır. Ancak geçtiğimiz hafta Güney Kore, İran ve İtalya’da vaka sayılarında artış gözlenmiş, İtalya kaynaklı vakalar Avrupa, Orta ve Güney Amerika, İran’dan Ortadoğu bölgesine yayılmıştır. Almanya, İngiltere, Irak ta da artış görülmektedir. Sağlık Bakanlığı açıklamasına göre bugüne kadar 940 kişiye test yapılmış bugüne kadar test sonuçları negatif bulunduğu bildirilmiştir.

Geçtiğimiz hafta hastanemiz Acil Servis birimine son 14 gün içinde Almanya ve Tayland’dan gelen iki kuşkulu hasta yatırılarak önceden belirlenmiş olan izole odalarda izlenmiş, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü aracılığıyla Ankara’ya gönderilen numunelerin negatif olarak sonuçlandığı bildirilmiştir. Hastanemizde yapılan testlerinde hastalardan birisinde mevsimsel influenza saptanmıştır.

Hastanemizde Dünya Sağlık Örgütü’nün Küresel Acil Durum ilan ettiği 30 Ocak 2020’den bu yana “Sağlık Bakanlığı Koronavirus Hastalığı-2019 Rehberi” doğrultusunda hazırlıklar yapılmış, öksüren hastalara maske takılması, son 14 gün içinde seyahat etme öyküsü sorgulanması, kuşkulu olguların belirlenen izole odaklarda değerlendirilerek gerekli işlemlerin yapılması planlanmıştır. Hastanede Çocuk ve Erişkin acil servisleri başta olmak üzere Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından eğitimler verilmiş, olgu izlem algoritması tanıtılmıştır. Bilgilendirme toplantıları sürmektedir.

Enfeksiyondan korunmak için gereken önlemler Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu önerileri doğrultusunda belirlenmiştir ve düzenli olarak paylaşılmaktadır. Başta İran, İtalya, Irak, Güney Kore ve Çin olmak üzere hastalığın yaygın olarak görüldüğü ülkelerden gelenlerin 14 gün boyunca evde kalmaları, kalabalıklara girmemeleri, solunum yolu enfeksiyonu bulguları varsa tıbbı cerrahi maske takarak hastaneye başvurmaları önerilmektedir. Öksürüp aksırırken ağız ve burun dirsek iç yüzü ile kapatılarak virüsü yayan damlacıkların ortaya saçılması engellenmelidir. Hasta olanlardan uzak durulmalıdır. Ülkemizde hasta olmayan kişilerin maske takmasını gerektiren bir durum yoktur. Ellerin kirlendiğinde su ve sabunla 20 saniye yıkanması en önemli enfeksiyon korunma yöntemidir. Sabun olmadığında eller alkol içeren el dezenfektanı ile ovulmalıdır. Kirli ellerle ağız, burun ve göze dokunulmamalıdır. N95 denilen özellikli maskeler halkın kullanımı için değildir. Hastaya aerosol oluşturan belli işlemler uygulanırken sağlık personelinin kullanımı amacıyla üretilmiştir.

Dengeli beslenme, düzenli uyku, düzenli egzersiz bağışıklık sistemini güçlendiren en temel alışkanlıklardır. Konuyla ilgili Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü, enfeksiyon hastalıkları uzmanlık derneklerinin açıklama ve bilgilendirmeleri izlenmeli, bunun dışında asılsız bilgilere itibar edilmemelidir. Dünyada 50’den fazla ülkede bildirilmiş olan bu hastalığın ülkemize de gelmesi beklenmektedir. Buna nedenle önlemlere uyulması son derece önemlidir.

BAŞHEKİM VEKİLİ
PROF. DR. SEMİH KÜÇÜKGÜÇLÜ

Yeşilay Haftası

oguz kilinc

Yeşilay haftası dolayısıyla açıklama yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Oğuz Kılınç, tütün kullanımının bir hastalık olduğunu ve hekim eşliğinde tedavi edilmesi gerektiğini belirterek; “Halk arasında sigarayı bırakmanın irade ile ilgili olduğuna dair yanlış bir bilgi var, nikotin bağımlılığı irade ile kontrol edilebilen bir şey değil. Nasıl ki tansiyonu yüksek bir kişi iradesi ile 22 olan tansiyonunu 12’ye düşüremez ya da şeker hastası olan bir kişi 400 olan şekerini 90’a düşüremez; nikotin bağımlıları da, sigarayı bırakırken ortaya çıkan bir takım vücut tepkileri var, bu tepkileri irade ile kontrol etmek her zaman mümkün değil” dedi. Sigarayı bırakmak isteyenlere yönelik tavsiyeler veren Oğuz Kılınç, bu amaçla pazarlanan bilimsel olmayan yöntemler konusunda da önemli uyarılarda bulundu.

“İnternet ya da televizyon kanallarında sigarayı bıraktırdığı söylenen bir takım bitkiler ve akupunktur, hipnoz, biorezonans, moraterapi gibi ticari yöntemlerin bilimselliği yoktur. Tedavide uygun sonucu elde edebilmek için vatandaşların devletin kurumlarına, üniversitelerine, Alo 171 hattına kayıtlı sigara bıraktırma polikliniklerine başvurmaları daha doğru olacaktır” dedi.
Dokuz Eylül Üniversitesi hastanesinde Göğüs hastalıkları ve Aile Hekimliği Anabilim Dalları’nda sigara bırakma tedavilerinin uygulandığını belirten Kılınç; “İki polikliniğimizde de sağlık bakanlığı tarafından ruhsatlanmış, akredite edilmiş ve bilimselliği kanıtlanmış yöntemleri uyguluyoruz. Başvuran hastalarımıza önce bir bilgilendirme toplantısı yapıyoruz, ayda bir yapılan bu bilgilendirme toplantısından sonra kişilerin özelliklerine göre tedaviler planlıyoruz. Çünkü her sigara içen birbirinden ayrı, terzi işi bir tedavi planlıyoruz. Bu tedaviler başladıktan sonra da hastalarımızı takibe alıyoruz, ilk bir ay içinde iki kez olmak kaydıyla işler yolunda gidiyorsa ayda bir kez görerek 1 yıla kadar hastalarımızı takip ediyoruz, bu konuda destek oluyoruz” dedi.

Yardım almadan bırakmayı deneyenler çok ciddi zorluklar çekiyor

Mutlaka bir hekimden yardım alınması gerektiğini vurgulayan Kılınç, sözlerine şöyle devam etti: “Kendi kendine sigarayı bırakmayı denemek, anestezisiz diş çektirmek gibidir. Çok acı çekersiniz. Kendi kendine bırakmaya çalışanlar çok ciddi zorluklarla karşılaşabiliyorlar, bu da bu işi denemekten onları alıkoyuyor. “Ben denedim çok kilo aldım -Denedim çok gergin oldum -Sosyal ilişkilerim bozuldu-Ağzımda yaralar çıktı-Kabız oldum” gibi bir takım sıkıntılar nedeniyle bırakmayı denemekten vazgeçiyorlar. Hâlbuki bunları yaşamalarına gerek yok. Bunlar eğitimli hekimler tarafından, uygun tedavi ile ciddi yan etki yaşamadan kontrol edebildiğimiz süreçler. Biz sigaradan kurtulma sürecini kolaylaştırabiliyoruz. Bireysel çaba ile sigara bağımlılığından kurtulma oranları %3- %5 iken, bizim yöntemlerimizle sigaradan kurtulma oranları %50-60’a çıkıyor. Çok ciddi bir fark var.”

Günde 1 tane bile ölümcül

Kılınç; “Sigara içen kişiler hasta olmadan bundan kurtulmaları gerekiyor. Çünkü içmeye başladıkları andan itibaren hücresel düzeyde zararlanma başlıyor. Şöyle bir örnek vereyim. Düzenli olarak günde 1 sigara içen tek bir sigara içen insanda erkek cinsiyette kalp akciğer yaşı ana yaşının 28 yıl önüne geçiyor. Kadın cinsiyette ise bu 23 yıl. Yani bu ne demek? 30 yaşında sigara içen bir insansa herhangi bir şikâyet hissetmese de herhangi bir hastalık teşhisi konmasa da, bu insan yaşamından erkekse 28, kadınsa da 23 yıl kaybetmiş olduğundan, kalp akciğer yaşı erkekse 58 kadınsa 53 oluyor. İyi haber; sigaradan kurtulduktan 20 dk sonra kaybedilen yıllar geri kazanılmaya başlanıyor. Sigaradan kurtulmak istemeden önce bu kişiler bunu keyif davranışı, stresini yönetebilmek için bir araç, kilo alımını kontrol ettikleri bir tedavi gibi de algılayabiliyorlar. Hâlbuki, yaptıkları davranış çok ciddi bir risk faktörü. Sigara içen kişilerin sağlık risklerinin, içmeyen kişilere göre çok daha fazla olduğunu biliyoruz. Mesela kalp krizi geçirme riski 10 kat daha fazla kanser riski 30 kat daha fazla, KOAH dediğimiz nefes darlığı ile giden hastalığın riski 15 kat daha fazla. Ama sigaradan kurtulduktan 20 dakika sonra bu riskler azalmaya başlıyor. Dolayısıyla yaptıkları davranışın keyif değil risk davranışı olduğunu bilip ona uygun şekilde davranırlarsa hekimin yardımıyla da tedavi ve diğer önerileriyle de bu risk maddesinden arınıp sağlıklı bir yaşama merhaba diyebilirler. Hastalık oluşmadan bunu terk ederlerse bundan kurtulurlarsa bizlerin yardımıyla bu kaybedilmiş olan yılların tümü 20 dakikadan itibaren geri kazanılmaya başlıyor. “İçiyorum ama zarar vermeyecek şekilde içiyorum-Dudak tiryakisiyim-İçime çekmiyorum-Dedem 80 yaşına kadar içti bir şey olmadı- benim tek kötü alışkanlığım bu-spor yaparak sağlıklı beslenerek bunun zararlarını ortadan kaldırıyorum” gibi bazı inanışlar var. Bu inanışların doğru olmadığını biliyoruz. Sigaranın zararlarından korunmak için tek bir yol var; sigarayı terk etmek, ondan kurtulmak, vücuda zehri almamak. Vücuda zehri aldıktan sonra bu zehrin etki etmesini engelleyecek hiçbir yöntem söz konusu değil. Onun için içenlere ben hastalıklarının farkına varmalarını ve tedavisi mümkün olan bu hastalık durumunu tedavi ettirmek için bizim polikliniklerimize ya da alo 171 de kayıtlı olan polikliniklere başvurmalarını öneriyorum” şeklinde konuştu.

Hemodiyaliz Resertifikasyon sınavı ve Periton Diyalizi Resertifikasyon Sınavı

Nefroloji Bilim Dalı Hemodiyaliz Resertifikasyon Sınavı  22 OCAK 2020 tarihinde Saat: 10:00 Hemodiyaliz Merkezi Seminer Salonunda yapılacaktır.

Periton Diyalizi Resertifikasyon Sınavı 22 OCAK 2020 Saat :11:00 Hemodiyaliz Merkezi Seminer Salonunda yapılacaktır.

Diyaliz Eğitim Resertifikasyon Sınavına katılacak personel listesi aşağıdaki gibidir.

 

liste

Dünya Anestezi Günü

anestezi banner

 

İlk modern anestezi uygulamasının yapıldığı 16 Ekim 1846 “Dünya Anestezi Günü” olarak kabul edilmiştir. Aradan geçen 172 yılda anestezi uygulamaları için yan etkileri en az, uygulanmaları daha kolay olan ve antagonistleri bulunan modern anestezi ilaçları kullanılmaktadır. Ayrıca başlangıçta basit araç ve gereçlerle uygulanan anestezi; günümüzde teknolojideki gelişmelere parelel olarak modern anestezi cihaz ve monitörlerinin kullanıldığı bir “çalışma istasyonu” na dönüşmüştür.

Latince kökenli”an” ( olumsuzluk ifadesi) ve “estezi” (hissizlik) kelimelerinden oluşan anestezi herhangi bir cerrahi yada invaziv girişim esnasında hastaların geri döndürülebilir bir şekilde “bilinçsizlik, ağrısızlık ve reflekslerin olmaması” olarak tanımlanır. Anestezi doktorluğu 6 yıl Tıp Fakültesi ve 5 yıllık bir uzmanlık eğitimi sonrasında elde edilen tıbbi bir bölümdür. Anestezi uzmanları çoğunlukla ameliyatanelerde hastalara hizmet verirken son zamanlarda ameliyatane dışı girişimlerde ör: endoskopik girişimler, MR çekimleri, kalp kapak ameliyatları, psikiyatrik hastalıkların tedavisi gibi, girişimlerde de hizmet vermektedir. Ayrıca anestezi bölümlerinde “ yoğun bakım” ve “ağrı” yandal uzmanlıkları bulunmaktadır.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD, üniversitemizin ilk kuruluş yılı olan 1978 yılından beri uzmanlık eğitimi vermekte ve hastanemizdeki anestezi uygulamalarını gerçekleştirmektedir. Prof. Dr. Emel Sağıroğlu tarafından kurulan Anestezi bölümü kurulduğu yıllardan günümüze kadar hasta ve çalışan güvenliğini ön planda tutmayı, ayrıca çevre kirliliğini önlemeyi hedefleyen uygulamalarıyla hastalarımızın sağlığına kavuşmasını kendisine misyon edinmiştir. Anestezi bölümünde ameliyatane ve ameliyatane dışı anestezi uygulamaları, yoğun bakım ve ağrı ünitesi tedavileri yanında poliklinik hizmeti verilmektedir. Ameliyat yada herhangi bir invaziv girişim geçirmesi planlanan hastalar öncelikle anestezi polikliniğinde muayene edilir. Kendilerinden geçirecekleri girişime uygun olan laboratuvar tetkikleri, gerekliyse başka bölümlerden (ör: kardiyoloji) görüşleri alındıktan sonra hastalara uygulanması planlanan anestezi yöntemleri (ör: genel, bölgesel, lokal, sedo- analjezi) hakkında bilgilendirilir ve kendilerinden “ bilgilendirilmiş onam” alınır. Planlanan tarihte 6-8 saatlik bir açlık süresi sonrasında ilgili yerlerde gerekli anestezi yöntemi anestezi doktoru tarafından uygulanır. İşlem öncesi, işlem sırası ve sonrasında sürecin hatırlanmaması, ağrı duyulmaması gibi istekler anestezi doktorunun sorumluluğundadır. Bir girişim esnasında operatör, anestezi doktoru, hemşire ve yardımcı sağlık personelleri bir ekip çalışması ile hastaların sağlıklarına kavuşmasını hedeflemektedir. Bu ekip çalışması içerisinde anestezi doktorlarının en önemli yardımcıları anestezi teknikerleridir.

İyi anestezi uygulaması beklentisi olan hastalarımızın girişimler öncesi anestezi doktorunu tanıması ve hatta seçmesi en doğal hakkıdır.

16 Ekim Dünya Anestezi Günü dolayısıyla tüm meslektaşlarımın gününü en içten duygularımla kutlarken, girişim geçiren yada geçirecek olan tüm hastalarımıza geçmiş olsun dileğimi iletirim.

       

        Saygılarımla

OSTEOARTRİT (EKLEM KİREÇLENMESİ)

OSTEOARTRİT (EKLEM KİREÇLENMESİ)

Osteoartrit (OA) sıklıkla yaşlılarda görülen, yavaş seyirli, tek bir eklemi tutulum gösteren veya birçok eklemde tutulum gösterebilen, özellikle yük taşıyan sinoviyal eklemlerde ilerleyici olarak ortaya çıkan, eklem kıkırdağı ile eklem kıkrıdağı altındaki kemikte yapım ve yıkım olayları arasındaki dengenin bozulması sonucu gelişen dinamik bir hastalık sürecidir. Eklem kıkırdağında yumuşama ve kıkırdak dokunun birbirine tutunumunun bozulması, eklem kıkırdağı altındaki kemikte artmış yeni kemik oluşumu ve yeni oluşan kan damarları ile damarlanmanın artışı, eklem kenarındaki kıkırdak ve kemikte büyüme gibi reaktif olaylar ve eklem kapsülünde sertleşme ile karakterize kronik, dejeneratif bir hastalıktır.

Osteoartrit tüm dünyada en sık görülen ve fiziksel bozukluğa yol açan eklem sorunudur. Tüm ırkları ve her iki cinsiyeti etkiler. Geriatrik hastalarda kas iskelet sistemi kaynaklı özürlülük ve ağrının en sık nedenidir. Hastalığın yaygınlığı ve hastalığın ciddiyeti yaşla birlikte artar, yaşa göre kadın erkek oranı farklılık gösterir. Elli yaş öncesi erkeklerde daha fazla görülürken, 50 yaş sonrası kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülür. 55 yaşın üzerindeki kişilerin %80’inden fazlasında osteoartrite ait radyografik bulgular saptanır. Osteoartritten etkilenen bireylerin %20 kadarı ise belirgin şekilde özürlüdür.

Osteoartritli yaşlılarda yaşam kalitesi oldukça düşüktür. Dünya sağlık örgütüne göre dünyada ömrün uzamasına bağlı olarak OA görülme oranı gelecek yıllarda daha fazla artış gösterecektir. OA en sık kalça, diz, el, omurga ve ayak bileği gibi yük binen eklemlerde görülmekle beraber bütün sinoviyal eklemleri tutabilir.

Klinik olarak Osteoartrit başlangıçta yavaş ve sinsi seyirlidir. Çoğu kez patolojik ve radyolojik osteoartrit özellikleri gösteren birçok eklemde hiçbir klinik yakınma olmayabilir. Bu yüzden hasta, hastalığın ne zaman başladığını belirleyemez. Hastalık semptom vermeye başladığında gözlenen yakınmalar ağrı, tutukluk, hareket kısıtlılığı şeklinde olabilir. Bu tür semptomlar kişiler tarafından hissedilmeye başladığı zaman teşhis ve tedavi için Ortopedi ve Fizik Tedavi kliniklerine başvurulması gerekmektedir.

KURULTAYA DAVET

KURULTAYA DAVET

Türk Tıp Dünyası Kurultayının altıncısını 29-31 Ekim 2019 tarihleri arasında İstanbul’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı himayelerinde ve Bakanlığımız ev sahipliğinde gerçekleştiriyoruz.

Ana teması “Biyoteknoloji” olarak belirlenen kurultayımıza katılımlarınız bizleri onurlandıracaktır.

Biyoteknoloji terimi günümüzde "Bilgi birikimi, ürün ve hizmet üretimi amacıyla canlı ya da cansız organizmaların değiştirilmesi için bilim ve teknolojinin canlı organizma, parça, ürün ve modellere uygulanması" işlemlerinin tamamını ifade etmek içim kullanılmaktadır. Birçok alanda olduğu gibi biyoteknolojideki gelişimin yönünü insanın değişimi belirlemektedir. İnsanların yaşam tercihlerinin ve alışkanlıklarının değişmesi, yaşam sürelerinin uzaması, bağışıklık düzeylerinin değişmesi ve çevresel etkenler özellikle sağlık biyoteknolojisinin sürekli bir değişim ve yenilik içerisinde bulunmasını gerektirmektedir.

Sağlık alanındaki gelişmelerin neticesi ile yaşam süresi uzamakta, erken ölümlerin önüne geçilebilmektedir. Dolayısıyla nüfusun artış eğilimi ile sağlık hizmetlerinde oluşan ihtiyacın hızlı giderilmesi, biyoteknoloji alanındaki yatırımların artırılması ve bunların sonucu olarak ürüne dönüşebilen Ar-Ge çalışmalarının gerçekleşmesi ile olacaktır. Bu nedenle gelişmiş ve gelişmekte olan diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de biyoteknoloji alanında yapılan Ar-Ge çalışmalarına ayrılan bütçeler her sene artmaktadır. Türkiye’de 2017 yılında GSYİH’nin yaklaşık %1’i Ar-Ge harcamalarına ayrılmıştır.

Türkiye, 2000’li yıllardan itibaren sağlıkta dönüşüm hamlesi ile başlattığı reform çalışmaları ile sağlık uygulamaları vizyonunu genişletmiş ve küresel alanda söz sahibi olan bir ülke konumuna gelmek için önemli atılımlar gerçekleştirmiştir. Gerek kamuda, gerekse özel sektörde bulunan araştırma altyapılarının faaliyet alanları ve yürütülmekte olan çalışmalar, dünyada sağlık biyoteknolojisinde izlenen yol ve yaklaşımlarla büyük oranda paralellik göstermektedir.

6. Türk Tıp Dünyası Kurultayında odak noktaları olarak;
• Metabolik Hastalıklar,
• Kişiselleştirilmiş Tıp,
• İlaç Geliştirme,
• Aşı Geliştirme,
belirlenmiştir.

Kurultaya, ülkemizden ve yurt dışından katılacak olan akademisyenler, biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri ve akademik çalışmaları paylaşacak ve karşılıklı görüş alış-veriş imkanı bulacaklardır. Bundan önceki beş kurultay gibi bu seneki kurultayın da çok faydalı olacağına inanmaktayım. 6. Türk Tıp Dünyası Kurultayına kıymetli katkılarınız ile katılmaya davet eder, saygılarımı sunarım.

Dr. Fahrettin KOCA

T.C. Sağlık Bakanı
Kurultay Onursal Başkanı

Dünya Üroloji Haftası

Üroloji haftası banner 3

 

 

Ürolojik rahatsızlıklar konusunda hem farkındalık yaratma hem de toplum bilincini oluşturma amacını taşıyarak tüm Dünya’da eylül ayının son haftası üroloji haftası olarak kutlanır.
Üroloji bölümü hastalarının büyük çoğunluğunu ileri yaş erkek hastalar oluşturmakla birlikte, yanlış bilinenin aksine gerek erkek gerekse kadın cinsiyette doğum öncesi dönemde dâhil olmak üzere tüm yaş gruplarından hastalar üroloji bölümünün ilgi alanına girmektedir.

Dünya nüfusunun giderek yaşlandığı göz önüne alındığında ürolojik hasta populasyonunun da artması beklenmektedir. Pek çok hastalıkta olduğu gibi özellikle prostat, böbrek, mesane ve testis gibi ürolojik kanserlerde erken tanı tedavi şansını oldukça önemli oranda artırmaktadır. Bu tür hastalıkların erken aşamasında herhangi bir belirti ve semptom olmayabilir. Bu nedenle herhangi bir yakınma olmasa bile belirli yaşlardan sonra yıllık rutin ürolojik kontrol erken tanı açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle ileri yaş erkeklerde akciğer kanserinden sonra ikinci sıklıkta görülen prostat kanseri açısından rutin kontrol yapılmalıdır. Ailesinde prostat kanseri olanlar kırklı yaşlardan sonra, ailesinde kanser olmayan erkeklerde ise elli yaşından sonra rutin kontrol oldukça önem taşımaktadır. Ayrıca idrarda kanama, ağrı ve zorlanma gibi şikâyetlerin varlığında zaman kaybetmeden doktora başvurmak erken tanı açısından önemli olan diğer bir unsurdur.

 

Prof. Dr. Ömer Demir
Üroloji Anabilim Dalı

DEÜ HASTANESİNDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ

1

DEÜ Hastanesi üst yönetiminde görev değişikliği gerçekleştirildi.

Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat CELİLOĞLUNUN vekâletinde olan Başhekimlik makamına Başhekim Yardımcılarımızdan Prof. Dr. Semih KÜÇÜKGÜÇLÜ Başhekim V. olarak görevlendirildi.

Hemşirelik hizmetlerinde yapılan görev değişikliğinde ise DEÜ Hastanesi hemşirelerinden Emre YILDIZ Hemşirelik Hizmetleri Müdürlüğüne, Aylin ÇANDARLI, Melike DURAN ve Özlem AKIN Hemşirelik Hizmetleri Müdür Yardımcılığı görevine getirilmiştir.

2

 

Başhekimlik binasında yapılan görev teslim törenine, hastane üst yönetiminden Başhekim V. Prof. Dr. Semih KÜÇÜKGÜÇLÜ, Başhekim Yardımcıları Prof. Dr. Figen COŞKUN ve Doç. Dr. Serdar BAYRAK; Genel Sekreter Yardımcısı ve Hastane Başmüdürü Dr. Yunus Emre DİNÇASLAN’nın katılımının yanı sıra, hastanemizde görev yapmakta olan Hemşirelik Hizmetleri müdür ve müdür yardımcıları, hemşireler ve personeller de katılım sağladı.

3

HASTANEMİZDE DİJİTAL BİLGİ ALMA ZAMANI

Hastanemizin bir çok yerinde kullanılması planlanan ‘’KİOKS’’ cihazları, hasta ve yakınlarının bilgi alma ve sonuç takip etme isteklerini karşılamak için kuruldu.
Erişkin ve Çocuk Acil Servislerimiz, Poliklinikler, Laboratuvar gibi sonuç ve bilgi almaya yönelik alanlara yerleştirilen Kioks cihazları hasta ve hasta yakınlarının kullanımına sunuldu.
Kan sonuçlarını görme, randevu sırası alma gibi kolaylaştırıcı hizmetler sunması için planlanan Kioks cihazlarının, hasta bilgi alma sistemini kolaylaştırması ve hizmet kalitesini artırması beklenmektedir.

Minik Ellerden ŞİDDETE HAYIR!

1 

 

Kütahya – Ümran Aygen İ.Ö.O ‘unda görev yapan müzik öğretmeni Özlem OYMAN ÖZORAK, yakınlarının DEÜ Hastanesi Acil Servis biriminde tedavi gördüğü sırada, servis içerisindeki ‘’Sağlıkta Şiddete Hayır’’ posterlerinin dikkatini çektiğini ve fedakârca çalışan sağlık çalışanlarına karşı yaşanan şiddet olaylarına üzüntü duyduğunu dile getirdi.

Konu ile ilgili farkındalık yaratmak ve ayrıca memnuniyetini de dile getirmek adına, Özlem Öğretmen görev yerine döndükten sonra 2. sınıf ilköğretim öğrencileri ile bir çalışma yaparak bir tablo yaratmışlar.

Bu minik kalplerden gelen tablo ile ilgili, Başhekim Yardımcımız ve Acil Tıp Anabilim Dalı Başkanımız Prof. Dr. Figen COŞKUN ‘’Bizim için paha biçilemez değerde olan bu tabloyu, öğrencileri adına bizlere takdim eden sevgili öğretmenimiz Özlem

OYMAN ÖZORAK’a sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Kütahya’da küçücük kalplerden gelen bu sevgi dolu tablo hepimizin içini ısıttı. Sevgili Özlem öğretmen ve tüm duyarlı öğretmenlerimize hitaben ‘Yetiştirdiğiniz yeni nesillerin sadece sağlık çalışanlarına değil her türlü şiddete HAYIR diyeceğine eminiz’’ diyerek duygularını paylaştı.

2

 3

 

4

Uzm. Diyetisten Ferya BERTAN’ın İsmi Ölümsüzleştirildi.

3

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanemizde Uzman Diyetisyen olarak görev yapan ve geçtiğimiz aylarda elim bir trafik kazası sonucunda hayatını kaybederek aramızdan ayrılan Uzm. Diyetisyen Ferya BERTAN’ın ismi,

DEÜ Hastanesi Diyet Polikliniğine verildi.

Uzm. Diyetisyen Ferya BERTAN’ın isminin verildiği poliklinik DEÜ Hastanesi üst yönetiminden Genel Sekreter Yardımcısı ve Hastane Başmüdürü Dr. Yunus Emre DİNÇASLAN’ın, Hastane müdürlerinin,

Birim amirlerinin, Merhume Ferya BERTAN’ın yakınlarının ve çalışma arkadaşlarının katıldığı bir organizasyon ile kullanıma açıldı.

Duygusal anların yaşandığı poliklinik açılışında ailesinin ve çalışma arkadaşlarının Ferya BERTAN ile olan hatıraları konuşularak anıldı.

Merhume Ferya BERTAN için, hastane yönetimi, akrabaları ve çalışma arkadaşları ile dua edilerek, isminin polikliniğimizde daimi olarak kalacağı belirtildi.

 

2

1

Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı’na Akreditasyon Belgesi

sertifika

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı olarak 2018 yılı sonunda uzmanlık eğitimi akreditasyonu için başvuruda bulunmuştur. Bu süreçte anabilim dalımızın tüm eğitim ve bilimsel faaliyetlerini içeren kapsamlı bir rapor hazırlanmıştır. 9 Ocak 2019’da Türkiye Fiziksel Tıp Rehabilitasyon Yeterlilik Kurulu başkanı Prof. Dr. Dilşad Sindel, Türkiye Fiziksel Tıp Rehabilitasyon Derneği başkanı Prof.Dr. Ayşegül Ketenci, Yeterlilk Kurulu komisyon üyesi Prof. Dr.Birkan Sonel Tur ve Türk Tabipleri Birliği Temsilcisi olarak da Prof. Dr. Oya İtil ‘den oluşan akreditasyon kurulu tarafından anabilim dalımız ziyaret edilmiştir. Tüm uzmanlık öğrencileri ve öğretim üyeleri ile ayrı ayrı görüşmeler yapılmış ve anabilim dalımızın tüm üniteleri yerinde değerlendirilmiştir. Akreditasyon kurulu bu süreçte ayrıca Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Celiloğlu ile de görüşerek akreditasyon süreci ile ilgili geri bildirimde bulunmuştur. Başarılı geçen bu ziyaret sonrasında anabilim dalımız uzmanlık eğitimi 10 yıl süre ile akredite olmuştur.

GRUP FOTO

Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Hakkında

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı 1980 yılında Prof. Dr. Mete Alpbaz ve Prof. Dr. Sema Öncel tarafından kurulmuştur. Bölgesel ağrılar ve tedavileri, osteoporoz, ortopedik rehabilitasyon, nörolojik rehabilitasyon, pediatrik rehabilitasyon, spinal kord yaralanmaları, lenfödem, romatolojik hastalıklar dahil olmak üzere alanında deneyimli bir kadroya sahip olan anabilim dalımız bünyesinde tanısal olarak elektromyografi ve kas-iskelet ultrasonografisi birimi de bulunmaktadır. Otuz üç yataklı servisimizde ve yeni açılan ayaktan hasta tedavi birimlerimizde hizmet verilmektedir. Anabilim dalımız kadrosu şu anda on öğretim üyesi, bir uzman ve 9 araştırma görevlisinden oluşmaktadır.
Uzmanlık eğitimi süresince, kas-iskelet sistemi problemleri, nörolojik hastalıklar, amputasyonlar, pelvik organ fonksiyon bozuklukları, kardiyopulmoner yetmezlik, kronik ağrı ve kansere bağlı özürlülük gibi akut ve kronik problemlere bütünsel olarak yaklaşabilen; tüm yaş gruplarında özürlülüğe yol açan tıbbi durumların ve bunlara bağlı olarak oluşan hastalık halinin önlenmesi, teşhisi, tedavisi ve rehabilitasyonunda yetkin uzman hekimler yetiştirilmektedir.


Prof. Dr. Özlem El
D.E.Ü Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Başkanı

Çevre Ve Temizlik Konusuna Farkındalık Hareketi

 2

 

DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi yönetimi, çevre ve temizlik konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla personel ve öğrencilerle birlikte etkinlik düzenledi.

Bu etkinliğe DEÜ Hastane Başhekim V. ve Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Celiloğlu, Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Figen Coşkun ve Prof. Dr. Semih Küçükgüçlü, Tıp Fakültesi Dekan Yardımcıları Doç. Dr. Sefa Kurt ve

Doç. Dr. Başak Baykara, Genel Sekreter Yardımcısı ve Hastane Başmüdürü Dr. Yunus Emre DİNÇASLAN ve Hastane Müdürleri katıldı.  

Çevre ve temizlik konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla düzenlenen etkinlik kapsamında, hastane bahçesinde bulunan çöpler toplandı.

Renkli görüntülerin yaşandığı etkinlikte, Hastane Yöneticileri ve Müdürleri herkesi temizlik konusunda duyarlı olmaya davet etti.

 

5 11dergi

8  9

PSİKİYATRİ SERVİSİNDE EL EMEĞİ GÖZ NURU ESERLERE YOĞUN İLGİ

Balçova Halk Eğitim Merkezi’nin, DEÜ Psikiyatri Servisi içerisinde açmış olduğu kursların, yıl sonu sergisine bu sene de ilgi büyüktü. Her yıl sonunda düzenlenen bu etkinlik kapsamında; hastaların terapi amaçlı yaptıkları el sanatları eserlerinin tanıtıldığı açılış kokteyli yoğun ilgi gördü.

DEÜ Psikiyatri Servisi uğraş odasında düzenlenen sergi açılışına Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Semih Küçükgüçlü, Psikiyatri A.B.D Başkanı Prof. Dr. Beyazıt Yemez, Psikiyatri A.B.D Öğretim Üyeleri, Hastane Yönetici ve Müdürleri ve çok sayıda davetli katıldı.

Açılışta konuşma yapan eğitimci Eda Öztutucu ve Adile Atav, hastalar tarafından üretilen ahşap boyama ve takı tasarım gibi el sanatlarının sergilendiği ürünlerin satışıyla elde edilen gelirlerin, kursiyerlere katkı sağladığını ifade etti. Serginin 3 gün boyunca açık kalacağı kaydedildi.

İLKLERİN ÜNİVERSİTESİ DEÜ’DEN BİR İLK DAHA ‘’CAN KURTARAN HORTUMU’’

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi personel, hasta ve hasta yakınlarının can güvenliğinin önemine dikkat çekerek güvenliği üst seviyede tutmaya devam ediyor.

Türkiye’de öncü üniversite kimliğini koruyarak taşımaya devam eden DEÜ, Sağlık Kampüsü içerisinde bulunan ‘’Onkoloji Hastanesi’’ ne yapımı planlanan ‘’Can Kurtaran Hortumunun’’ tanıtımını gerçekleştirdi.

Hastane bünyesinde bulunan ‘’HAP Koordinasyonu(Hastane Afet Planlama) ve Sivil Savunma’’ görevlileri ile birlikte hastane yönetimininde katılım sağladığı tanıtım etkinliği, çevrede bulunan hasta ve yakınları tarafındanda ilgi ile karşılandı.

‘’Can Kurtaran Hortumu’’ 112.5 Metre yüksekliğe kadar kurulabilen bir sistem olması ile birlikte 15 Metre yükseklikte 10 dk içerisinde yaklaşık 150 kişi tahliye edebilecek kapasitede.

Yangın, patlama vb. durumlarda 2000 derece ısıya kadar dayanabilen ‘’Can Kurtaran Hortumu’’ ışık ve hava alan yapısı ile kapalı alan problemi olan kişiler içinde kullanıma uygun hale geliyor.

10 Kg altı bebeklerin ebeveynleri ile kullanımı uygun olan sistemin yaş, kilo ve engelli birey kısıtlaması bulunmuyor.

Hastaları yatakları ile birlikte tahliye edebilecek sistemde entegre edilebilen ‘’Can Kurtaran Hortumu’’ Türkiye’de üniversite olarak ilk defa Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde kullanılacak.

Dünya Çevre Günü

1

  

Dünya Çevre Günü etkinlikleri kapsamında; DEÜ Bioİzmir Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde fidan dikim etkinliği düzenlendi. Düzenlenen etkinliğe DEÜ Hastanesi Başhekimliği, Bioİzmir Müdürlüğü ve DEÜ Personelleri katılım gösterdi

 

2

4 2

ÇOCUKLUK ÇAĞINDA LÖSEMİ

Prof. Dr. Hale Ören
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Hematoloji BD, İzmir

Çocukluk çağı kanserleri görülme sıklığı açısından değerlendirildiğinde ilk sırada lösemiler yer alır (%30-%40). Erişkinlerden farklı olarak çocukluk çağında lösemilerin büyük çoğunluğu akut lösemidir; akut lenfoblastik lösemi (ALL) daha sık gözlenir. Yıllık insidans 100,000’de 3-4 olarak bildirilmektedir. ALL görülme sıklığı özellikle 2-5 yaş arasında artış göstermektedir. ALL erkeklerde kızlara göre daha fazla saptanır. Çocuk ve ergenlerde akut miyeloid lösemi (AML) lösemilerin %20’sini oluşturur. İnsidansı her yıl milyonda 5-7’dir. İlk iki yaş insidansın en yüksek olduğu yaştır (milyonda 11). Ergenlik döneminde sıklık yeniden artış gösterir (milyonda 9). Kız ve erkeklerde eşit oranlarda izlenir.

Çocukların çoğunda lösemi gelişimini açıklayabilecek bir risk faktörü yoktur. Ancak bazı olgularda kalıtsal ve kazanılmış predispozan risk faktörleri saptanabilir. Prenatal dönemde alkol, pestisidler, topoizomeraz II inhibitör içeren yiyecekler ve viral enfeksiyonlara maruziyet lösemiye yol açabilir. Çeşitli kromozom anomalileri lösemiye yatkınlık yaratır. En sık Down sendromu AML’ye transforme olur. Kazanılmış risk faktörleri arasında iyonize radyasyon, bazı ilaçlar, petrol ürünleri, benzen gibi organik maddeler, herbisid ve pestisidler sayılabilir. Lösemi gelişimi için günümüzde “iki vuruş” modeli daha çok kabul görmektedir; önce birinci, sonra ikinci etkenin genetik instabiliteye neden olduğu ve sonuçta lösemiyi başlatan hücrelerin ortaya çıktığı düşünülmektedir.

Akut löseminin başlangıç bulguları kısa sürelidir ve farklılıklar gösterebilir. Hastalar sıklıkla iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, irritabilite, intermitant ateş, kemik ağrısı ve solukluk nedeniyle getirilir. Hastalık ilerledikçe kemik iliği yetmezlik bulguları ve kemik ağrıları belirgin hale gelir. Organ infiltrasyonu nedeniyle lenfadenopati, hepatosplenomegali, testislerde büyüme, solunum sıkıntısı ve santral sinir sistemi bulguları gelişir.

Fizik muayenede solukluk, halsizlik, purpura, peteşiler, mukoz membran kanamaları, lenfadenopati, hepatosplenomegali, kemik veya eklem ağrıları genellikle vardır. Solunum distresi ön mediastinal kitle veya anemi nedeniyle gelişebilir.

Hastaların bazılarında tanıda santral sinir sistemi bulguları izlenebilir. Trombositopeni ve koagülopatiye bağlı serebral hemoraji, lökositoza bağlı infarktlar gelişebilir. Erkek hastaların %10-23’ü kadarında tanıda testis tutulumu olabilir. Renal tutulum hematüri, hipertansiyon, böbrek yetmezliği; GİS tutulumu kanama, tifilit; kemik tutulumu osteolitik lezyonlar, tranvers metafizyel radiolusent bandlar şeklinde görülebilir. Kardiyak tutulum %5 hastada semptomatiktir, %30 kadar hastada otopsi ile kardiyak tutulum olduğu bildirilmektedir.
Kemik iliği yetmezliğine ait bulgular ve periferik kan bulguları lösemiyi düşündürür. Klinik ve laboratuvar bulguları dikkatlice değerlendirilmelidir. Lösemiden şüphelendiğinde öncelikle kemik iliği incelemesi yapılmalıdır.

Lösemi tedavisiz ölümcül bir hastalıktır. ALL’de genel sağkalım %80’i aşmıştır. AML’de genel sağkalım tüm tedavilere rağmen %60 dolayındadır. Son yıllarda risk grupları ve submikroskopik düzeyde blast sayısını gösteren minimal kalıntı hastalık taranarak uygulanan protokoller sonucunda beş yıllık genel sağkalım artırılmıştır. Farmakogenomik ve farmakodinamik özellikler de hastaların izlem ve sağkalımlarını etkileyen önemli faktörlerdir. Özellikle yüksek risk, refrakter veya relaps yapmış hastaların tedavisinde KT ile birlikte kullanılabilecek hedefe yönelik tedavilerin etkinliği çocukluk çağı lösemisinde çeşitli çalışmalarla araştırılmakta ve bu potansiyel tedavi yaklaşımları ile özellikle relaps/refrakter hastalarda sağkalım oranlarının yükselebileceği düşünülmektedir. Tedavi sonrası hastalar geç yan etkiler ve hastalığın tekrarı açısından sık kontrollerle değerlendirilmektedir.

HİPERTANSİYON: ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI

WhatsApp Image 2019 05 15 at 09.44.11

 

Vücudumuzda dolaşmakta olan kan damar duvarlarına belirli bir basınç uygulamaktadır. Peki bu basınç nasıl ölçülür ve hangi değerler normaldir? Ülkemizde hemen herkesin bildiği gibi kan basıncımız, diğer bir değişle tansiyonumuz kolumuza takılan bir manşonla ölçülmektedir ve normalde bu değer 120/80 mmHg’yı geçmemelidir. Bunun üstündeki değerler normal dışı kabul edilerek mutlaka hekim kontrolü gerektirir. Tansiyonumuzun 140/90 mmHg’nin üstünde olması ise kesin hipertansiyon olarak kabul edilmektedir. Hipertansiyon tanısının doğru ortaya koyulabilmesi için tansiyon ölçümlerinin sadece bir kere yapılmaması, hekimlerin önerilerine göre takip edilerek birden çok ölçüm esas alınması gerektiği unutulmamalıdır.

Hipertansiyon değimi, kanın vücudumuzda dolaşırken damar duvarlarına yüksek basınç uygulamasıdır. Kanın damarlarda sürekli yüksek basınçta dolaşması ne gibi sorunlara yol açmaktadır? Hipertansiyonu bu kadar önemli bir toplum sağlığı sorunu olmasının nedeni, ölüme sebebiyet veren hastalıklar içinde hipertansiyonun tek başına en sık görülen hastalık olmasından kaynaklanmaktadır. Bir kişide sürekli olarak hipertansiyon bulunması kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere böbrek yetersizliği ve diyaliz, beyin kanaması ve felç gibi ciddi hastalıklara zemin oluşturmakta başka bir değişle davetiye çıkarmaktadır. Günümüzde insan ömrünün uzaması ile birlikte kronik hastalıklar ve bu hastalıkların etkin tedavisi giderek daha önemli bir sorundur. Bu kronik hastalıkların başında da hipertansiyon yer almaktadır. Hipertansiyonun Türkiye’de görülme sıklığı son derece yüksek olup son yayınlarda 140/90 mmHg değeri temel alınan çalışmalarda erişkin nüfusun yaklaşık %31-32 sinde hipertansiyon hastalığı mevcuttur. Yaşla beraber görülme sıklığının artması nedeniyle 70 yaşından sonra 3 kişiden 2’sinde hipertansiyon görüldüğü bilinmelidir.

Yüksek tansiyon baş ağrısı, burun kanaması, nefes darlığı gibi belirtiler vermekle birlikte çoğunlukla hiç bir belirti vermeden sinsi bir biçimde ilerlemektedir. Bu nedenle birçok hastada sinsi seyreden hastalık ancak vücudun çeşitli organlarına zarar verdiği zaman ortaya çıkmış gibi algılanmaktadır. Türkiye’de hastaların ortalama ancak %55’i hipertansiyonu olduğunu bilmektedir. Tanı konulamayan hastalar ise maalesef tedavisiz kalmaktadır. Bu gerçek ışında hipertansiyonu olan hastaların olabildiğince tamamı saptanarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bu ne kadar çok hastada mümkün olursa toplumda hipertansiyona bağlı gelişebilecek birçok hastalığın önlenmesinde de o kadar başarılı olunacaktır.

Hipertansiyon gelişimini önlemek için düzenli ve sağlıklı beslenmenin yanında aktif bir yaşam tarzı benimsenmelidir. Hipertansiyonu olan bireylerin ise fazla kilolarından kurtulması, tuz tüketiminin azaltması, sigara ve alkol kullanımını bırakması ve düzenli fiziksel egzersiz yapması başlıca yaşam şekli değişiklikleridir. Bu yaşam şekli değişiklikleri bile birçok hastada hipertansiyonu kontrol altına almakta yeterli olabilir. Yeterli olmadığı durumlarda ise doktor gözetiminde kişiye özgü ilaç başlanarak hastaların takip edilmesi uygun olacaktır.

Hemşirelik Haftası

Uluslararası Hemşireler Birliği (ICN) her yıl, hemşirelik haftası boyunca tüm ülkelerde tartışılması ve farkındalık yaratılması için bir tema belirlemektedir. Bu yıl temamız “Hemşireler, Herkes İçin Sağlık Hedefine Ulaşmada Öncü Ses”tir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de, dünyadaki en büyük sağlık mesleği olan ve sağlık hizmetinin sunulduğu her alanda çalışan, Herkes için Sağlık vizyonunu elde etmek için uygun bir şekilde kullanıldığında büyük potansiyele ve değere sahip olan

Hemşirelerin; sağlık hizmeti sunan ekibin kalbi durumunda olduğunu belirtmiş ve Florence Nightingale‘in 200. doğum yılı olan 2020 yılını Hemşirelik ve Ebelik Yılı ilan etmiş ve 2020 yılı sonuna kadar sürecek "HEMŞİRELİK ŞİMDİ! " kampanyasını başlatmıştır. Bu kampanyanın amacı, 21. yy’ın sağlık hedeflerine ulaşma konusunda hemşireleri daha etkili hale getirmek için onları güçlendirmektir.

Modern hemşireliğin kurucusu kabul edilen Florance Nightingale'in doğum günü olan 12 Mayıs, tüm dünyada "hemşireler günü" olarak kutlanmaktadır. Bu özel gün, hemşirelerin toplum sağlığına verdiği ve verebileceği önemli katkıları herkese anımsatmak için kutlanmakta; hemşirelik haftası boyunca hemşirelik mesleğinin toplum yararına gelişiminin önündeki engellere, toplumun ve ilgililerin dikkati çekilmektedir.

Hemşirelik, günümüz teknolojilerinin ve tıp biliminin ilerlemesi ile önemli aşamalar kaydederek bir dizi hızlı ve çarpıcı değişim geçirmiştir. Başlangıçta sadece fiziksel gereksinimlerin giderilmesi ile ilgilenirken giderek, hasta ya da sağlıklı bireyi bütüncül bir şekilde değerlendirmeye başlayan, uygulama alanlarını ve sorumluluklarını genişleterek, hastalığa odaklanan bir meslekten, sağlığa odaklanmış, özerk bir mesleğe dönüşen Hemşirelik, bu gün sağlık sisteminin vazgeçilmez bir unsurudur.

Hemşirelik hizmetlerinin her kademesinde aldığı görevi, disiplinli, sabırlı, hoşgörülü, şefkatli tutumları ve sorumluluk bilinciyle, insan hayatının kutsallığından ödün vermeksizin büyük bir özveri ile tüm hemşirelerin 12 Mayıs Hemşirelik Haftası KUTLU OLSUN……

 

 

Dünya El Hijyeni Gününde 2018 yılı El Hijyeni Şampiyonu Kliniklerimize Teşekkür Belgeleri Verildi

4

Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonların önlenmesinde, hastane ortamında 5 durumda el hijyeni sağlanması en etkili yöntemdir. Dünya Sağlık Örgütü bu 5 duruma dikkati çekmek üzere, 5 Mayıs’ı Dünya El Hjyeni Günü olarak belirlemiştir ve her yıl farkındalığı arttırmak üzere tüm dünyada etkinlikler yapılmaktadır. Bu kapsamda hastanemizde Başhekimliğimiz ve Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından düzenlenen bir dizi etkinliklerle beraber, el hijyeni şampiyonu olan kliniklere teşekkür belgesi takdim edilmiştir.

Sağlık Bakanlığı tarafından hastanelerde yapılması beklenen haberli el hijyeni gözlemleri sonucunda, el hijyeni oranları en yüksek olan üç kliniğimiz belirlendi. 2018 yılı el hijyeni şampiyonu kliniğimiz Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi oldu. Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Sefa Kurt tarafından teşekkür belgesi ünite sorumlusu Prof. Dr. Tolga Köroğlu’na takdim edildi. İkinci olan kliğimiz Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi adına ünite sorumlusu Prof. Dr. Nuray Duman’a belgesi, Başhekim Yardımcısı Prof. Dr. Figen Coşkun tarafından; üçüncü kliniğimiz Anestezi Yoğun Bakım Ünitesi adına belgesi, ünite sorumlusu Prof. Dr. Necati Gökmen’e Enfeksiyon Kontrol Komitesi Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Sema Alp Çavuş tarafından takdim edildi.

“Klinik çalışanlarımızı kutluyor başarılı çalışmalarının devamını diliyoruz” diyen Enfeksiyon Kontrol Komitesi Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Sema Alp Çavuş, 2019 yılı gözlemlerine devam ettiklerini belirterek tüm klinikleri gelecek yılın şampiyonu olmaya davet etti.

2

3

1

1. TÜRKÇE TIP DİLİ BİLİMSEL TOPLANTISI

Tıp dilimizin Türkçeleştirilmesi çabaları Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarından beri süregelmektedir. Son yıllarda meslektaşlarımız ve öğrencilerimizle gerek yazılı gerek sözlü iletişimde, karmaşık bir durum almış olan mesleksel dilimizin, olabildiğince duru anlaşılabilir ve ulusal kimliğimize yakışır bir konuma getirilmesi için çabalarımız sürmektedir. Türk Nefroloji Derneği Terim Kolu olarak Dernek bünyesinde yaklaşık 15 yıldır etkinlikler yapmakta ve sürekli bir yayın olarak Terim Kolu Bülteni çıkartmaktayız. Bu yıl Dokuz Eylül Üniversitesi ve Türk Nefroloji Derneği ortak etkinliği olarak yapmayı planladığımız 1.Türkçe Tıp Dili Bilimsel Toplantısı 14.Mayıs 2019 tarihinde

Rektörlük, Desem Bordo Salonunda gerçekleştirilecektir. Toplantıda Türk diline uzun yıllar önemli katkılar yapmış en üst düzeyde bilim insanları yurdun çeşitli illerinden katılarak katkı yapacaklardır.

 

1 4

TALASEMİ

IMG 353311

 

Prof. Dr. Hale Ören
DEÜTF Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD, Çocuk Hematoloji BD Öğretim Üyesi

Normal bir erişkinde yapısal olarak birbirinden farklı üç hemoglobin vardır; bunlar Hb A, Hb F ve Hb A2’dir. Talasemi ya da diğer adıyla Akdeniz anemisi otozomal resesif kalıtımla geçen, bu üç farklı hemoglobinin yapısındaki dört (α,β,δ,γ) farklı globin zincirlerinden birinin veya birkaçının hiç sentez edilememesi veya az sentez edilmesi sonucu ortaya çıkan bir kan hastalığıdır. Alfa zincir yapım azlığı alfa talasemiye, beta zincir yapım azlığı beta talasemiye neden olmaktadır. Beta zincir yapımı hiç yoksa β0, beta zincir yapımı az da olsa yapılıyorsa β+ talasemi adı verilmektedir.

Beta geni her iki homolog 11 nolu kromozom üzerinde bir tane olmak üzere toplam iki tanedir. Günümüzde 35’den fazla farklı mutasyon tanımlanmıştır. Tek geni ilgilendiren mutasyonlar taşıyıcılık ortaya çıkarır. Her iki genin de talasemik olduğu durumlarda beta talasemi major veya beta talasemi intermedia hastalığı ortaya çıkar. Bu durumda ebeveynlerin ikisi de taşıyıcıdır. Alfa genleri 16 numaralı kromozom üzerinde her bir homolog kromozom üzerinde ikişer tane olmak üzere 4 tanedir. Dört α-geninden bir tanesi delesyona uğradığında sessiz alfa talasemi taşıyıcılığı, iki α-geni delesyona uğradığında ağır alfa talasemi taşıyıcılığı, üç α-geni delesyona uğradığında ise Hb H hastalığı ortaya çıkar. Dört α-geni de delesyona uğramışsa bu durum yaşamla bağdaşmaz, bebek intauterin veya doğumu takiben ölür.
Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılık oranı genel olarak %2,1 iken, Trakya, Marmara, Ege ve Akdeniz kıyı şeridi bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı oranı artmaktadır (%5-%13,5). Adana, Mersin ve Antakya dolayında daha çok orak hücreli anemi taşıyıcılığı görülmektedir. Türkiye’de yaklaşık 1.300.000 beta talasemi taşıyıcısı, 4.000 kadar hasta vardır; akraba evliliklerinde hastalık görülme sıklığı artmaktadır.

Alfa talasemi hastalığında bulgular doğumla birlikte ortaya çıkarken, beta talasemi hastalığında bulgular 6. aydan itibaren ortaya çıkar. Solukluk, karaciğer ve dalak büyüklüğü, kemik değişiklikleri, anemiye bağlı kalp yetmezliği gelişebilir. Düzenli takip ve tedavi yapılmayan hastalar erken yaşta çeşitli komplikasyonlarla kaybedilirler. Her iki ebeveyn taşıyıcı ise doğacak her çocuk %25 olasılıkla sağlıklı, %25 olasılıkla hasta, %50 olasılıkla taşıyıcı olacaktır. Anne ve babadan herhangi biri taşıyıcı ise %50 sağlıklı, %50 taşıyıcı bebek doğabilir. Bu nedenle talasemi taşıyıcılarının evlilik öncesi tespiti ve ebeveynlerin ikisi de taşıyıcı ise genetik danışmanlık almaları ve preimplantasyon veya prenatal tanı ile bebeğin daha doğmadan hasta olup olmadığının belirlenmesi çok önemlidir.

Laboratuvar olarak tam kan sayımında anemi, eritrosit sayısında artış, eritrosit indekslerinde (MCV, MCH, MCHC) azalma, retikülosit düzeyinde hafif artış (%2-%4) dikkati çeker. Hemoglobin elektroforezi tanı için gereklidir. Günümüzde genetik mutasyon analizleri ile tüm mutasyonlar belirlenebilmektedir.
Beta talasemili hastalarda tedavide destek tedavi ömür boyu gereklidir. Destek tedavi her ay düzenli transfüzyon, demir birikimini engelleyici şelasyon tedavisi ve gelişebilecek komplikasyonların tedavisini içerir. Gen tedavisi henüz başarılı değildir. Kemik iliği transplantasyonu erken yaşlarda yapılırsa (<6 yaş) daha iyi sonuçlar alınır, transfüzyonsuz bir yaşam sağlanmış olur.

Prenatal tanı hamileliğin 10-11. haftalarında koryon vilustan elde edilen DNA’da mutasyon analizi ve hamileliğin 19-20. haftalarında kordon kanında in vitro zincir sentezi ile yapılabilir. Bu gibi klasik prenatal tanı yöntemleri artık yerini in vitro fertilizasyon yöntemine (tüp bebek) bırakmıştır. Böylece anne hamile kalmadan sağlıklı veya taşıyıcı bebeğe sahip olabilmekte veya talasemi hastası olan bir çocuğu varsa kemik iliği nakli için doku tipi tam uygun sağlıklı bir kardeş doğabilmektedir. Hedef talasemi hastası olmayan nesillerin sağlanmasıdır.

Dünya Sağlık Örgütü 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü

IMG 4714

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü etkinlikleri başladı.

Günümüzde antibiyotik direncinin geldiği boyut, enfeksiyonların tedavisini zora sokar hale gelmiştir. Enfeksiyon hastalıklarının önlenmesinde el hijyeni sağlanması en etkili yöntemdir. Dünya Sağlık Örgütü, gerek toplumda gerekse hastanede gelişen enfeksiyonlardan korunmada, öncelikli önlem olarak el hijyeni sağlanmasını önermektedir. Konunun önemini vurgulamak üzere 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü olarak kabul edilmektedir. Tüm dünyada el hijyeni ile ilgili bilgilendirici etkinlikler düzenlenmektedir.

Konuya ilişkin farkındalık oluşturma amacıyla Dokuz Eylül Hastanesi Başhekimliği ve Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından hastanemizde bilgilendirici etkinlikler düzenlenmekte olup; etkinlik kapsamında hastanemiz birimleri gezilerek antibakteriyel jel, sabun, el hijyenine ilişkin broşür ve farkındalığı yaymak adına stickerlar dağıtıldı. Hastane yemekhane girişinde oluşturulan stand ile konunun önemine dikkat çekilerek, el hijyeninin önemine ilişkin bilgilendirilmeler yapıldı.

Dokuz Eylül Hastanesi Başhekimliği ve Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından düzenlenen 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü etkinlikleri, tüm hafta boyunca sürecektir.

 

IMG 4749

IMG 4755

IMG 4761  IMG 4801

IMG 4803  IMG 4838

IMG 4846 IMG 5011

IMG 4849  IMG 5087

IMG 4767  IMG 4815

IMG 4930

DİYABETLİ ÇOCUKLARA DESTEK KERMESİ

IMG 4920

 

Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı tarafından her yıl diyabetli çocuklar yararına düzenlenen kermese bu yıl yine ilgi büyüktü. Organizasyondan sorumlu Çocuk Diyabet Eğitim Hemşiresi Hatice Aslan; diyabetli çocuklar yararına düzenlenen kermesin, bu yıl 21.si düzenlenen Diyabetik Çocuklar Yaz Kampı’na fon oluşturduğunu ifade etti. Aileler ve personel ile birlikte düzenlenen bu kermes etkinliğinin, aynı zamanda maddi durumu uygun olmayan çocukların kampa katılabilmesi için destek amaçlı olduğunu ifade eden Aslan; satılan ürünlerin hemşireler ve aileler tarafından hazırlandığını belirtti.

Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Endokrinolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ece Böber, düzenlenen kermes hakkında şu bilgileri aktardı:

“Çocuk Endokrinoloji Birimi olarak, çocuk şeker hastaları ile yaptığımız kampa 10-18 yaş arası diyabetli çocukları alıyoruz. Anne ve babaların alınmadığı kampta, çocuklarımızın kendi başlarına şeker ölçümlerini ve insülinlerini kendilerine enjekte etme eğitimlerini vermeye çalışıyoruz. Düzenlediğimiz bu etkinlikte maddi durumu uygun olmayan çocuklarımızın da kampa katılabilmeleri için ayrı bir fon oluşturuyoruz. Kampın organizasyonu, Çocuk Endokrinoloji Anabilim Dalı olarak biz gerçekleştiriyoruz. Bu kampta verilen eğitimlerin yanı sıra; havuz ve deniz gibi etkinliklerde mevcut. Kampa katılmadan önce bir diyetisyenimiz tarafından hazırlanan, çocukların yaşları ve kilolarına göre bir beslenme programı çıkarılıyor. 3 ana ve 3 ara öğün şeklinde düzenlenen beslenme öğünleri, zeytinyağlı ve salata ağırlıklı olup, tek ana yemek şeklinde hazırlanıyor. Açık büfe hizmeti verilen kampta, kızartma ve tatlı bulunmuyor. 20-23 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek olan bu kamp süresini ekonomik sebeplerle üç gün olarak belirledik”.

 

IMG 4906

IMG 4900

IMG 4861

IMG 4853

 

3 Mayıs Astım Günü

oguz kilinc

 

3 Mayıs Astım günü dolayısıyla açıklama yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Oğuz Kılınç; Astımın erken teşhis ve doğru tedavi ile hastaların yaşam süresi ve kalitesini etkilemeden kontrol altında tutulabileceğine dikkat çekti. Kılınç; “Astımın geç teşhis edilmesi hücresel düzeyde olan değişikliklere ve hava yollarında bronşlarda kalıcı darlığa neden olabilir. Öyle olduğu zaman KOAH dediğimiz hastalığa benzer şekilde nefes darlığının hiç geçmediği dönemler olabiliyor. Astımlılarda, bu anlamda baktığımızda eğer bir kişi sürekli öksürüyorsa ve günlük yaşamının kalitesini bozacak bir şiddette bu öksürük ortaya çıkıyorsa, ara ara hırıltısı oluyorsa, nefes darlığı hissediyorsa, göğüste bir sıkışma hissi yaşıyorsa mutlaka astım ihtimaline karşı göğüs hastalıkları uzmanına başvurarak bir tetkik yaptırması gerekiyor” dedi.

“Endüstrileşme Büyük Etken”

Astım; solunum yolları aşırı duyarlılığının temelde neden olduğu ve bu aşırı duyarlılık nedeni ile her şeye reaksiyon vererek solunum yollarının daralması ile karakterli bir durum. Görülme sıklığı toplumda 1/10 civarında
Peki, astım neden oluşuyor?
Astımın genetik bir altyapısının var olmasının yanı sıra, bunun yanında astıma zemin hazırlayan durum, ülkelerin endüstrileşmesidir. Astım, endüstrileşmiş ülkelerde daha fazla görülmektedir. Endüstrinin neden olduğu hava kirliliği başta olmak üzere hava kalitesini bozan durumlardan kaynaklanan bir durum olduğu söylenebilir. Soluduğumuz hava içerisindeki gözle görülemeyecek boyuttaki 2,5 mikron ile 10 mikron arasındaki partiküller, kirletici özelliklere sahip partikülleri akciğerlerimize soluduğumuzda akciğerlerimizde bir takım değişikliklere yol açmaktadırlar. Solunum yollarının aşırı hassas hale gelmesiyle birlikte kişilerde alerjenlere, alerjik maddelere ya da toza aşırı reaksiyon vermesine sebep olmaktadır. Bunun sonucunda da solunum yollarında oluşan hücresel hücum, bu hastalıktaki temel bozukluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hücrelerden salgılanan bir takım maddeler solunum yollarının daralmasına yol açılması sonucunda, hastalar bu durumu nefes darlığı, hırıltı, öksürük ve göğüste sıkışma hissi olarak hissetmektedirler. Bunlar tekrarlayıcı olmakla birlikte, başlangıç aşamasında kişi kendini nezle, grip olmuş gibi hissedebilmekte ve buna yönelik bazı tedaviler uygulamaktadırlar. Diğer yandan hastalık kendiliğinden iyileştiği için, klinik bulgularda gerileyerek nefes darlığı, hırıltı, öksürük, balgam, göğüste sıkışma hissinin azalmasıyla, uyguladıkları tedaviden olduğunu varsaymaktadırlar. Oysaki tekrar edilen bir durum söz konusudur. Hastalık, dönemsel olarak seyir göstermesiyle, kişi hiç şikayeti olmadan 1 ay, 2 ay, 6 ay, 1 yıl geçirebiliyor fakat sonradan şikayetler tekrarlayabiliyor.
Hastalığın gelişmesinde dış ortam hava kirliliği dışında, iç ortam hava kirliliği de çok önemlidir. Örneğin bir evde sigara içiliyorsa kapalı alanda başka bir odada içilmesi, mutfakta aspiratör çalıştırılarak içilmesi, cam açılması gibi durumlar sigaranın oluşturduğu zararları engellemiyor. Buna sürekli maruz kalan kişilerde de astım daha kolay gelişebiliyor.
Genel olarak baktığımızda, tedavisi olan bir hastalık olmakla birlikte erken teşhis koyulduğu taktirde, uygun tedaviyle hastanın yaşam kalitesi ve süresini etkilemeden bu süreç kontrol altına alınabilmektedir. Dolayısıyla erken teşhis ve doğru tedavi önem arz etmektedir. Diğer yandan bu süreç geç teşhis edilirse, hücresel düzeyde olan değişiklikler hava yollarında bronşlarda kalıcı darlığa neden olarak; KOAH dediğimiz hastalığa benzer şekilde nefes darlığının hiç geçmediği dönemler görülebilmektedir. Bu anlamda bakıldığında, eğer bir kişi sürekli ve günlük yaşamının kalitesini bozacak bir şiddette öksürük ortaya çıkıyorsa, ara ara hırıltısı oluyorsa, nefes darlığı ve göğüste bir sıkışma hissi hissediyorsa mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurarak tetkik yaptırması gerekmektedir.

Nasıl teşhis koyuyoruz?

Akciğer filmleri normal çıkmaktadır. Dolayısıyla astımlı hastalarda hava yollarındaki aşırı hassasiyeti duyarlılığı saptamak için bazı testler uygulanmaktadır. Solunum fonksiyon testi dediğimiz bu testler aracılığıyla, hastanın öyküsünü de göz önüne alarak hastalığa teşhis koyabiliyoruz. Astımlı olan kişilerin dikkat etmesi gerekenler; zararlı gaz, duman, boya, koku gibi unsurlardan kaçınmaları, iç ortamlarda toz tutucu malzemelerin mümkün olduğunca azaltılması gerekmektedir. Örneğin, duvardan duvara halı önermiyoruz. Yine ev içinde gereksiz eşya bulundurularak toz tutan eşyalardan kaçınmalarını ve yalın bir evde yaşamasını öneriyoruz. Kullandıkları çarşafların nevresimlerin haftada bir kez 50 derecenin üstünde bir sıcaklıkta yıkanarak, toz ve akar dediğimiz ev içi parazitlerden arınması gerekmektedir.
Ayrıca astımlı hastaların her yıl mutlaka grip aşısını ve yaşam boyu bir kez yapılan zatüre aşısını yaptırmalarını öneriyoruz. Bu tedavi yöntemlerini düzgün uygulayan kişilerde, ayaktan tedavi ile hastaları takip edilebilmekteyiz ve Astım yaşam kalitesini etkilemeyen bir hastalık haline gelebilmektedir.

Deü’de Şifalı Su İle Termal Tedavi Dönemi Başladı

ozlem el

  

Kısa zaman önce yenilenerek hasta kapasitesini iki katına çıkaran Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde Kaplıca Tedavi Ünitesi hizmete açıldı. DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, İzmir’de önemli bir ihtiyacı cevap vereceklerini belirterek, kentin sağlık vizyonuna bilimsel yatırım yapmaya devam edeceklerini söyledi.

Sağlık alanındaki yatırımlarına hız verdiklerini kaydeden DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar, bu ünite ile İzmir’deki termal tedavi konusunda önemli bir ihtiyacı daha karşılayacaklarını kaydetti. Şifalı sularla yapılan tedavilerin dünyada hızla yaygınlaştığını kaydeden Rektör Hotar, “Günümüzde kaplıca suları, içerdiği kimyasal bileşikleri nedeniyle birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bizler de buradan yola çıkarak üniversitemiz bünyesinde bir ünite oluşturduk. Sonuçta sağlık yerleşkemizin konumu, ciddi bir termal su potansiyeline sahip. Bunu halkımızın hizmetine sunmak istedik. Emeği geçenlere teşekkür ediyoruz” dedi. İzmir’in sağlık vizyonunda termal turizmin gelecek vaat ettiğini de kaydeden Rektör Hotar, bilim merkezi olarak yapacakları katkının bu noktada tamamlayıcı olacağını da sözlerine ekledi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özlem El, kısa süre önce gerçekleştirilen yapısal değişiklikler ile merkezin daha iyi şartlarda hizmet vermeyi sürdürdüğünü söyledi. Makine parkının yenilendiğini anlatan Prof. Dr. Özlem El, “Makinelerimizin yenilenmesi ile günlük hasta kapasitemiz iki katına çıktı. Diğer yandan kaplıca ünitemizi de hizmete açtık” diye konuştu. Türkiye’nin termal kaynaklar açısından dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer aldığını hatırlatan Anabilim Dalı Başkanı El, “Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi tarihte Agamemnon Kaplıcaları olarak bilinen ve 2500 yıldan beri insanlık için şifa kaynağı olan kaplıca bölgesinde yer almaktadır. Bölgemizdeki kaplıca suyunun sıcaklığı 63 santigrat dereceyi bulmakta ve şifalı su sodyum bikarbonat ile klorür içermektedir. Bu da bölgemizdeki kaplıcayı özellikle romatizmal hastalıklar, cilt hastalıkları, ortopedik ve posttravmatik sorunlar konusunda tercih edilir yapmaktadır” dedi.

İzmir’deki Hastaneler Arasında Tek

Prof. Dr. Özlem El, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tamamlayıcı tedavi unsuru olarak hekim kontrolünde, banyo uygulamaları şeklinde 3 adet jakuzili küvetin olduğu birimimizde birçok soruna yönelik tedaviler uygulanmaktadır. Florürlü karışık nitelikte termomineralli su ile iltihabi romatizmal hastalıklar, kireçlenme(osteoatrit), kronik seyirli bel ve boyun ağrısı, fibromiyalji gibi yumuşak doku romatizmaları, travmatik ve ortopedik ameliyatlar sonrası ortaya çıkan eklem kısıtlanmaları, çok değişik sebeplerle ortaya çıkan hareketsizlik nedeniyle gelişen kas güçsüzlükleri ve eklem kısıtlanmaları gibi birçok alanda tamamlayıcı tedavi bileşeni olarak kullanılacak. Ünitemiz İzmir’deki hastaneler arasında tek olma özelliğine sahip. Hizmete giren Kaplıca Tedavi Ünitesi’ne katkılarından dolayı Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Nükhet Hotar’a teşekkür ediyorum.”

 

 DEU HABER 1 750x430

 

kaplıca

IMG 4372

IMG 4346

IMG 4347

IMG 4354

IMG 4361

IMG 4372

IMG 4331

 

AŞI HAFTASI

Nisan ayının son haftası Aşı Haftası olarak belirtiliyor, biz de DEÜ Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sosyal Pediatri Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Tolga İnce ile aşının Türkiye’deki tarihi gelişimi ve günümüzde hem dünya hem Türkiye genelinde aşıyla ilgili gelişen konuları görüştük:

“ Aşı çok önemli çünkü hastalıkları geçirmeden hastalıkları önlememiz bizim için çok önemli bir avantaj. Bağışıklık iki şekilde oluyor ya bir hastalığı geçirerek bağışıklık sağlıyoruz ya da aşı ile sağlayabiliyoruz. Hastalığı geçirerek bağışıklık sağlamak her zamanda mümkün değil ya da her zaman güvenli değil. Örneğin kuduz hastalığı; “Ben bir kuduz olayım arkasından da kuduza karşı bağışıklık kazanayım diyemezsiniz ölüyorsunuz çünkü ya da işte zatürre pnömoni geçirip ona karşı bağışıklık kazanayım diyemezsiniz. Çünkü sizi zatürre yapabilecek pek çok mikroorganizma var. O yüzden bu işin en kolay en etkili yolu aşılar.

Biz bu aşıları çok uzun zamandan beri kullanıyoruz. Özellikle Türkler aşılama konusunda Avrupalılar’dan çok çok öndeydi, hala daha böyle bir potansiyelimiz var. Çünkü modern anlamda aşılama her ne kadar Edward Jenner ile başlatılsa da Anadolu’ da aşıcılar dolaşıyordu ve insanları çiçek hastalığına karşı aşılıyorlardı. Selçuklular’ın Anadoluya girmesiyle beraber aşılama Anadolu’ya girmiş oldu ve Avrupa çiçek hastalığından kırılırken Anadolu da çiçek salgınları oldukça nadirdi.

Hatta 1700’lu yıllarda İngiltere’de İstanbul Büyükelçisinin eşi İngiliz kraliyet bilimleri Akademisi’ne mektup yazarak doktorları uyarmıştı. Onlara İstanbul’da aşı olduğunu belirterek kendi çocuklarını da Londra’dan getirterek aşılatmıştı. Koskoca Kurtuluş Savaşında kendi aşısını üretebilen bir toplumduk biz. Aşı hanemiz vardı ve biz aşı üretiyorduk. O yüzden ben her toplantıda her uygun gördüğüm yerde söylüyorum aşı stratejik bir üründür bizim bunu üretmemiz lazım bir şey olsa kimse bize aşı vermez. 1950’lere kadar Türkiye bunu yaptı. Yunanistan, Irak, Suriye, Afganistan ve Hindistan’a aşı veriyorduk ve onların aşı ihtiyaçlarını karşılıyorduk.

Aşılama çok çok önemli Dünya Sağlık Örgütü diyor ki; “Dünyada temiz su kullanımından sonra çocuk sağlığında yapılabilmiş en iyi uygulama aşı uygulamasıdır”. Temiz su kullanımı o kadar çok çocuğun hayatını kurtardı ki aşılama ondan sonra gelen ikinci en iyi uygulama. O yüzden aşılama çocuk sağlığı için gerçekten önemli. Bugün bir hastalığı tedavi etmek aşılamanın en az 15-20 katı maliyeti gerektiriyor. Hatta çok daha fazla. Kaldı ki bir de çocukları her zaman tedavi edip kurtaramıyoruz o yüzden herkesin aşısını olmasını gerekiyor. Tabii bu durumda son yıllarda ortaya çıkan aşı karşıtlığı bir problem. Benim kişisel görüşüm özellikle internetin bilinçsiz kullanımı internette hiç kontrol edilmeyen bilgilerin ortaya çıkması ve bu bilgilerin önceki dönemlere göre çok hızlı bir şekilde insanlar arasında yayılması en önemli nedenlerden biri. Siz bilimsel olarak bu iddiaları çürütmeye çalışıyorsunuz tabii zaman alıyor ve onların hiç umrunda olmuyor ve onlar başka yeni bilimsel olmayan iddialar ortaya atıyorlar. Bu böylece sürüp gidiyor ve bu aynı zamanda ülkemiz için de çok önemli bir problem olmaya başladı son zamanlarda. Her yıl aşı reddeden ya da aşı konusunda kararsızlık yaşayan ailelerin sayısı giderek arttı en son Sağlık Bakanlığı verilerine göre bu ülkede 28 bin tane anne baba çocuğuna aşı yaptırmamış. Bu çok ciddi bir rakam. Çünkü bizim yaklaşık ortalama her yıl 1.5 milyon doğumumuz var ve bunların içinde 50 bin çocuğu aşılamazsak bu çocuklar ülkemizde ciddi salgınların olmasına yol açacak. O nedenle buna dikkat etmemiz gerekiyor. 28 bin tane aile bu rakama hızlı yaklaştığımızı gösteriyor. Her yıl katlanarak artıyor. Bir önceki 18 bin ya da 20 binlerdeydi ama bundan üç dört sene önce binli rakamlardan bahsediyorduk çok hızlı artıyor.

Aşı karşıtlarının en önemli red edişi içinde civa olduğu iddiası. Ancak civa ile ilgili çok çalışma yapıldı ve bu araştırmalara çok insan katıldı. Aşıların içindeki civa ile ilgili bilinen bir yan etki yok bununla birlikte Dünya Sağlık Örgütü ve FDA’in önerisiyle tek dozluk aşıların içinden çıkarıldı. Türkiye’de ulusal aşı şemasının içerisindeki hiçbir aşının içinde civa yok. Aliminyum dan bahsediyorlar bazen bir bardak içtiğimiz suda bulunan alüminyum miktarı aşının içinde bulunan alüminyum miktarından yüzlerce kat daha fazla. Ya da mideniz ağrıdığında içtiğiniz ağrı giderici ilaçlarda çok daha fazla alüminyum var. Aşıyı üretmek oldukça uzun zahmetli süreçlerden geçiliyor her şeye çok çok dikkat ediliyor bütün otoriteler buna dikkat ediyor çünkü uyguladığınız kişi hasta değil hasta olmadığı için hiçbir riski kabul etmiyoruz.

2018 de Avrupa’nın göbeğinde 500 civarında çocuk kızamıktan öldü. Bunlar sıkıntılı rakamlar. Aşılamanın en kısa zamanda zorunlu hale getirilmesi gerekiyor. Ama yasalarımızda böyle bir şey yok. Avrupa’da şu an hasta kişilerin kamu alanlarına girişlerinin yapılmaması ile ilgili yasak var. Yine ne ilginçtir ki bu konuda dünyada çıkarılan ilk yasa bizde, İkinci Mahmut dönemi Askeri birimlere çiçek aşısı olmayan kişilerin girişi yasaklanmıştı. Bu konuda da ilk yasayı biz çıkarttık ama biz orada kaldık. Umumi Hıfzıssıhha Kanunun da sadece çiçek aşısı zorunlu ama zaten çiçek virüsü dünyadan yok edilmiş durumda. Sağlık Bakanlığı aşı karnesinde toplam 13 aşımız var bunların aileler tarafından çocuklarına mutlaka yaptırılması geleceğimiz açısından çok önemli”.

DEÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Bahar Sempozyumu

icsayfa1

 

DEÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Bahar Sempozyumu:
Yüksek Riskli Gebelikleri ve Bunların Yarattığı Sorunları Tartıştılar

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erbil Doğan ulusal katılımlı “Perinatoloji” konulu Bahar Sempozyumu’nda yüksek riskli gebelerde anomalilerin doğum öncesi tespit edilmesi, doğum sonrası kanamalar, yüksek sezaryen oranları gibi konuları tartıştıklarını ve çok verimli bir eğitim ortamı yaratıldığını söyledi.

DEÜ Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Sağlık Bakanlığı ve İzmir İl Sağlık Müdürlüğü destekleri, Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji, Kadın Doğum Uzmanları Derneği ve Ege Perinataloji Derneği’nin de katkılarıyla DEÜ Tıp Fakültesi Kurucu Öğretim Üyeleri Konferans Salonu’nda düzenlenen “Bahar Sempozyumu” İzmir, Ankara ve İstanbul’dan konularında uzman çok sayıda öğretim üyesi ve katılımcıyı ağırladı. DEÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Celiloğlu, Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Sefa Kurt, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erbil Doğan ile anabilim dalı öğretim üyeleri ve Ege Bölgesi’nden çeşitli hastanelerden çok sayıda katılımcının olduğu sempozyumun konusu

Perinatoloji olarak belirlendi. Sempozyumun onursal başkanı DEÜ Tıp Fakültesi Dekanı ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Celiloğlu son yıllar içinde anne ölümlerini engelleyen pek çok olumlu çalışmanın yapıldığını ve sempozyum boyunca bunları ele alacaklarını belirterek katılımcılara başarılar diledi. Bu kadar kapsamlı ve yüksek riskli gebelikleri içeren bir sempozyumu ilk defa düzenlediklerini belirten DEÜ Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erbil Doğan sempozyumla ilgili şunları söyledi:

“Bu konuda sahada çalışan uzmanların eğitime ihtiyaç duyduklarını fark ettik ve aynı zamanda kurumlar arası iletişim ve hasta sevki için de birliktelik açısından böyle bir sempozyum düzenlemenin gerekliliği ortaya çıktı. Katılım ücretsiz ve Ege Bölgesi çoğunlukta kamu kurumları ve üniversiteler olarak katılım var. Bu eğitimlerin çok yararlı olacağını düşünüyoruz çünkü İstanbul, İzmir ve Ankara’dan çok değerli öğretim üyelerimiz konularında uzmanlar konuşmacı olarak katılıyor. Ayrıca gebe hastalar üzerinde de canlı ultrason eğitimi verdik. Yüksek riskli gebelerde doğum öncesi anomaliler, yüksek sezaryen oranları, doğum sonrası kanamalar ve anne ile bebeğin hayatını tehdit eden konuları tartıştık. Hamile kanından alınan örnekle anne karnındaki bebeğin genetik tanısını sağlayan ve yüksek maliyeti nedeniyle henüz çok yaygın olarak kullanılamayan Non İnvaziv Prenatal Testlerin de gündeme geldiği sempozyum umarım katılımcılar için de yararlı olmuştur”

icsafa2

Dekan Prof. Dr. Murat Celiloğlu sempozyumun onursal başkanı olarak açılış konuşması yaptı

icsafa3

DEÜ Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sefa Kurt, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erbil Doğan, DEÜ Tıp Fakültesi Dekanı ve Kadın Hastalıkları Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Celiloğlu

HEMOFİLİ

Hemofili, milattan önce tanımlanmış olup, ancak halen oldukça önemli sorunları olan kalıtsal kan hastalığıdır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada yaklaşık 500,000 hemofili hastası vardır. Türkiye’de ise hasta sayısı 4,000 dolayındadır.

Hasta sayısı toplum sağlığını tehdit eden bir hastalık olmadığını düşündürse de kalıtsal olması ve asıl önemlisi iyi takip ve tedavi edilmezse özürlü nüfusa ve erken ölümlere yol açabilmesi nedeniyle, hemofili üzerinde önemle durulması gereken bir hastalıktır. Gelişmiş ülkelerde hemofilik hastalarda iyi izlem ve tedaviyle kanama sıklığı ve özürlü hasta sayısı belirgin azalmış, ortanca ölüm yaşı >70’e yükselmiştir.

Hemofili kanın pıhtılaşmasında, plazma fazında rol alan faktör (F) VIII veya F IX’un kalıtsal olarak eksikliği, yokluğu veya disfonksiyonuna bağlı ortaya çıkan bir hastalıktır. Hemofili A (klasik hemofili) F VIII eksikliği, Hemofili B (Christmas hastalığı) F IX eksikliği sonucu ortaya çıkar. Hemofili A tüm hemofililerin %80’ini olusturur. Hemofili A 10,000 erkek doğumda 1, Hemofili B 30,000 erkek doğumda 1 görülür. X’e bağlı resessif geçiş ile ortaya çıkan hemofilide vakaların tümüne yakını erkektir. Hemofili %70 oranında ailevi özellik gösterirken, geri kalanı spontan mutasyonlarla ortaya çıkar. Ağır hemofilide faktör düzeyi <%1, orta hemofilide %1-5, hafif hemofilide %5-30 arasındadır. Kanamaların başlama yaşı ağır hemofilide ≤1 yaş, orta hemofilide 1-2 yaş, hafif hemofilide 2-5 yaştır.

Klinik

Hemofilili bir hastada en sık eklem içine kanama (hemartroz), derialtı, yumuşak doku ve kas içine kanama (hematom), müköz membranlardan kanama, santral sistemine kanama, retrofaringeal/ retroperitoneal kanama, hematüri ve cerrahi girişimler/travmatik islemler sonrası gelişen kanamalar izlenir. Faktör düzeyleri %30-50 arasında olan tasıyıcı kızlarda jinekolojik ve obstetrik kanamalar olabilir.

Ağır hemofilide eklem içi kanamalar; en sık diz, ayak bileği ve dirsekler, daha az sıklıkta omuz ve kalça ekleminde olur. Kanayan eklem çok ağrılı, kızarık, şiş, sıcak ve dokunmaya hassas hale gelir. Aynı eklemde tekrarlayan kanamalar (hedef eklem) eklem kapsülünde kalınlaşma ve dejenerasyon, sonuçta eklem kontraktürüne yol açar. Hemartroz hemofilide morbiditenin en önemli nedenidir.

Hemofilili hastalarda deri altı, yumuşak doku ve kas içine kanama ile oluşan hemotomlar sık görülür. İliopsoas kanamasında femoral sinir basısı nedeniyle bacakta uyuşma, karıncalanma ve duyu kaybı olabilir. El, el bileği, ön-kol gibi kapalı boşluğa olan kanamalarda sinir ve kan damarları basıya uğratabilir, kompartman sendromu ortaya çıkabilir. Mukoza kanamaları ağız, diş eti, dudaklar, sublingual frenulum, dil, burun ve gastrointestinal sistemden kaynaklanabilir. Hemofilili hastalarda en sık ölüm nedeni intrakraniyal kanamalardır. Sıklığı %2-13 arasında değişir. Kanamalar lokalizasyonuna göre USG, gerektiğinde BT/MRG ile tespit edilebilir.

1

 

Laboratuvar

Hemofilide laboratuvar tetkiklerinde trombosit sayısı ve morfolojisi normal, kanama zamanı normal, protrombin zamanı normal, parsiyel tromboplastin zamanı uzamış, fibrinojen düzeyi normal, vWF:Ag düzeyi normal veya yüksektir. Kesin tanı faktör düzeyi ölçümü ile konur.

Hemofili A’lı hastaların % 95’inde F 8 geninde nokta mutasyonu, % 5’inde delesyon varlığı belirlenmiştir. Hemofili B hastalarında ise sıklıkla nokta mutasyonları ile mRNA splice-site mutasyonları görülmektedir. Hastanemizde Tıbbi Genetik AD tarafından hemofili gen mutasyon analizi yapılabilmektedir. DNA analizine dayanan çeşitli moleküler yöntemlerle F 8 ve F 9 genlerindeki mutasyonların belirlenmesi ile prenatal veya preimplantasyon tanı ve taşıyıcıların saptanması gerçekleştirilebilmektedir.

Tedavi

Hemofilik hastalarda akut kanamalar en kısa zamanda (mümkünse 2 saat içinde) faktör konsantreleri ile tedavi edilmelidir. Kanama şüphesi tedaviye başlamak için yeterlidir. Uygun dozda faktör replasmanına rağmen kanama kontrol altına alınamaz ise inhibitör varlığından şüphelenilmelidir. Tüm girişimsel işlemlerde mutlaka önce faktör replasmanı yapılmalıdır. Analjezik ilaçlardan parasetamol güvenli bir seçenektir; trombosit işlev bozukluğu yapan diğer ilaçların kullanımından kaçınılmalıdır.

Taze donmuş plazma faktör konsantresi yoksa ya da henüz kesin tanı konulamayan hastanın acil tedavi gereksinimi olduğunda verilebilir. Desmopressin, desmopressin testine yanıtlı hafif hemofililerde ve tip 1 vWH’da kanamaların tedavisinde kullanılır. Antifibrinolitik tedavi (traneksamik asit) mukozal kanamalarda çok etkindir. Hemofilik hastada elektif cerrahi girişim öncesi hazırlık yapılmalı, gerekirse yara yerinde fibrin yapıştırıcılar kullanılmalı, faktör replasman tedavisi dozu ve süresi cerrahi girişim tipine göre düzenlenmelidir.
İzlem sırasında ağır hemofili A olgularının %10-35, hemofili B olgularının %1-3’ünde inhibitör (faktöre karşı antikor) gelişebilmektedir. Düşük inhibitörlü hastalarda yüksek dozlarda faktör konsantreleri verilmesi, yüksek inhibitörlü hastalarda by-pass edici ajanlar (aPCC, rFVIIa) ile hemostaz sağlanabilir.

İnhibitör gelişimi özellikle ilk 50 faktör uygulamasında daha fazla olmaktadır. Hastada ağır hemofiliye yol açan büyük bir mutasyon saptandıysa, inhibitörlü hemofilik bir akraba varsa, altı aylık olmadan faktör verilmesi gerekiyorsa, ilk 10 faktör uygulama sırasında 5 günden uzun sürecek F VIII tedavisi gerektiren ciddi bir kanama varsa veya 3 günden uzun faktör replasmanı gerektirecek cerrahi girişime maruz kalacaksa inhibitör gelişimini azaltmak için ilk 50 faktör uygulamasında plazma kaynaklı faktör konsantresi kullanımı önerilmektedir.

Ağır hemofilik çocuklarda profilaktik (koruyucu) tedavi gereklidir. Primer proflaksinin amacı kalıcı eklem sakatlıklarını engellemek, yaşamı tehdit eden kanamaları önlemek, hasta ve yakınlarının yaşam kalitesini artırmak, normal hayata uyum/psikososyal entegrasyonu sağlamak ve uzun sürede toplumsal maliyetleri azaltmaktır. Hastanın günlük aktivitesi ve yaşam şekli göz önüne alınarak bireyselleştirilmiş tedavi uygulanmalıdır.

Günümüzde uzun etkili rekombinant faktör konsantreleri, subkutan uygulanabilen faktörlerin kullanıma girmesi ile hastaların yaşam kalitesi artmış, tedavileri daha rahat yapılabilir hale gelmiştir. Gen tedavisi ağır F IX eksikliği olan bazı hastalarda başarılı olmuş, F VIII eksikliği olan hastalarda ise istenen başarı henüz elde edilememiştir.

 

PROF. DR. RAİF ÇAKMUR: PARKINSON HASTALIĞINDA EN ÖNEMLİ SORUN DOPAMİN EKSİKLİĞİ

Parkinson hastalığının motor bulguları beyinde hareketlerimizden sorumlu olan hücrelerin ufak bir bölümünün hasara uğraması ve eksilmesi (dejenerasyon) sonucu ortaya çıkar. Bu hücreler bilgileri bir sinir hücresinden diğerine gönderen dopamin adı verilen kimyasal bir madde salgılar. Beyinde yeterli dopamin yapılamazsa hareket ve duruş işlevleri etkilenerek Parkinson hastalığı belirtileri ortaya çıkar. Dopamin eksikliğinin temel belirtileri hareketlerde yavaşlama, hareket yeteneğinin azalması ve titremedir. Hastalık yavaş bir şekilde ilerler. Hastadan hastaya belirtilerin varlığı, şiddeti ve hastalığın ilerleme hızı farklıdır. 

Parkinson hastalığı, yavaş ilerleyici beyin hücrelerinde kayıp ile seyreden bir beyin hastalığıdır. Bu tür hücre kaybı ile giden, sinsi başlayan ve yavaş seyreden hastalıklara nörodejeneratif hastalıklar denilmektedir. Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalıktır. Parkinson hastalığının en erken belirtileri enterik sinir sistemi, alt beyin sapı ve koku yollarında ortaya çıkmaktadır. Koku duyusu kaybı veya azalması, uyku bozuklukları ve kabızlık, sonraki aşamada ise titreme ve hareketlerde yavaşlama gibi motor belirtiler görülmektedir. Hastalık genellikle motor semptomlarla tanı almaktadır.
Parkinson hastalığı tipik olarak orta ve ileri yaşın hastalığı olup, ortalama 60 yaş civarında başlar. Hastalık genç yaşlarda da başlayabilmektedir. Ancak yaşlanma ile görülme sıklığı artmaktadır. Yapılan çalışmalar, Parkinson hastalığının erkeklerde kadınlara göre biraz daha sık görüldüğünü göstermektedir.
Hastalığın asıl belirtileri hareket ile ilgili (motor) belirtiler olsa da son yıllarda hastalığın hareket etkilenmesinden önce koku alma sorunu, kabızlık, depresyon, uyku problemleri ve omuz ağrısı gibi sorunlarla başlayabildiği saptanmıştır. Parkinsonizmin temel görüntüsü hareketlerde yavaşlama ve hareket miktarının azalmasıdır. Titreme, Parkinson hastalarının yaklaşık olarak %50 ile %75 kadarında başlangıç bulgusudur. Hastaların bir bölümünde titreme hiç görülmeyebilir. Bazen erken bulgular çok silik olabilir, öyle ki aylarca fark edilmeyebilir. Başlangıçta sıklıkla bir beden yarısında veya yalnızca bir kol veya bacakta ortaya çıkan belirtiler zaman içinde tipik olarak bir beden yarısında belirgin olmak üzere iki yanlı tutulmaya yol açar.

Başlıca belirti ve bulgular şunlardır: Titreme, hareketlerde yavaşlama, bir veya daha fazla uzuvda (kol veya bacak) kasılma, yürürken kolları sallamama, konuşurken mimikler ve jestler gibi hareketlerin kaybı, yavaş, ufak adımlı veya ayak sürüyerek yürüme, vücut duruşunun öne eğik şekil alması, yumuşak ve alçak sesle, monoton konuşma, el yazısında küçülme, okunaksız olması, ağızdan salya sızması, yutkunma güçlüğü, halsizlik, yorgunluk, ruh hali değişiklikleri, ruhsal çöküntü hali (depresyon), nedensiz sıkıntılar, kabızlık, aşırı terleme, tansiyon düşmesi, ağrı, kas spazmları.
Titreme genellikle ellerde dinlenme halinde iken ortaya çıkar, stresle artar. Ellerin dışında ayaklar, çene ve dudakta da titreme olabilir. Hareketlerdeki yavaşlık çok belirgin olduğu zaman hastalar en basit günlük işlerinde bile yakınlarının yardımına gereksinim gösterebilir. Parkinson hastalığının şu andaki tedavileri semptomlara yönelik tedavilerdir. Bu konuda çok etkili farmakolojik ajanlarımız mevcut. Parkinson hastalığı bu konuda diğer nörodejeneratif hastalıklara öncülük yaptığı gibi halen onlara göre daha başarılı tedavi edilebilir olma avantajını koruyor.
Parkinson hastalığının tedavisine tanıyı takiben ağızdan verilen ilaçlar ile başlanır. Bu amaçla kullanılan çok sayıda ilaç seçeneği bulunmaktadır. Hangi ilaç grubunun seçileceğine, hastanın yaşı, belirtilerinin ağırlığı ve niteliği (titreme veya yavaşlıktan hangisinin ön planda olduğu), tanı alana kadar geçen sürenin uzunluğu, belirtilerin ne kadar işlevsel veya sosyal sorun oluşturduğu ve nihayet hastanın eşlik eden genel sağlık sorunları gibi faktörlerin hepsi bir arada dikkate alınarak karar verilir.

Tüm bu ilaçların, hasta ve yakınlarınca ismen ve dozları bilinerek tanınması, mutlaka uzman hekimce önerilen doz ve saatlerde alınması, Beklenen etki ve olası yan etkilerinin bilinerek yakından takibi, düzenli doktor kontrolleri ile dozların gözden geçirilmesi, gerekirse ayarlanması, yan etkilere karşı etkin tedbirlerin zamanında devreye konulması gereklidir.
Parkinson hastalığı ilerledikçe ağızdan alınan ilaçlar giderek yetersiz kalabilir, daha sık veya daha yüksek dozlarda alınmaları gerekebilir, bu da yan etkilerin artmasına yol açabilir. Eğer tüm ayarlamalara karşın hastanın yavaş/donuk olduğu dönemler günde toplam 4-5 saatten daha fazlaya ulaşır, iyilik dönemleri de istemsiz hareketler gibi yan etkilerden dolayı yeterince iyi geçmezse cerrahi yöntemler düşünülür.
Cerrahi öncesi veya cerrahiye uygun olmayan hastalarda kullanılabilecek iki yöntem daha vardır. Bu yöntemlerden birinde ilaç cilt altına konulan küçük bir iğne ve buna bağlı bir pompa aracılığıyla sürekli verilirken, diğer yöntemde karından açılan küçük bir delikten bağırsağa uzatılan küçük bir hortum ve bir pompa aracılığıyla ilacın sürekli uygulanması gerçekleştirilir.
Parkinson hastalığının ameliyat ile tedavisi, uygun hastalarda yararlı olabilir. Yakma (ablasyon) ve beyin pili (derin beyin stimülasyonu) olarak bilinen bu yöntemler her hasta için uygun değildir. Ameliyat kararı için önce Parkinson hastalığı tedavisinde deneyimli bir nöroloji uzmanı tarafından doğru tanı konulduğundan ve en uygun ilaç tedavisinin uygulandığından emin olunmalıdır.
Parkinson hastalığının tedavisinde kullanılan hiç bir cerrahi yöntem hastalığı tamamen ortadan kaldırmaz. Hastaların hemen hepsi ameliyattan sonra da Parkinson hastalığı için ilaçları kullanmaya devam ederler. Yapılan bilimsel çalışmalar, cerrahi tedavi sonrasında hastalık belirtilerinin %50 ve ilaç gereksiniminin %80 oranında azalabildiğini göstermiştir. Bu oranlar her hasta için bireysel değişkenlik gösterir.
Parkinson hastalığında araştırılan yeni tedavi yöntemleri ise kök hücre araştırmaları, hücre nakli yöntemleri, gen tedavileri ve büyüme faktörü yöntemleri ile aşı araştırmaları olarak özetlenebilir. Şu an için klinik kullanıma bu tedavilerin hiçbiri yansımamıştır. Yeni bir tedavi yönteminin hastaların kullanımına girmesi süreci yıllar süren kapsamlı araştırmaları gerektirmektedir. Yukarıdaki yöntemlerin biri ya da birkaçı olumlu sonuçlandığı takdirde önümüzdeki dönemde Parkinson hastalığının tedavisinde önemli gelişmeler söz konusu olacaktır.
Bugün için Dünyada 10 milyon, ülkemizde 150.000 civarında Parkinson hastası olduğunu tahmin etmekteyiz. Parkinson hastalığının gelişimi için en önemli risk faktörü, yaşlanma olarak tanımlanmıştır. Toplumlar yaşlandıkça görülme oranındaki artış aslında aciliyet göstermektedir. Dünyanın en kalabalık ülkelerinde, 2030 yılına kadar Parkinson hastalarının nerdeyse 2 katına çıkarak 30 milyona ulaşacağını düşünmek korkutucudur. Eğer hepimiz 100 yaşın üzerine kadar yaşayacak olursak büyük olasılıkla bu hastalıkla karşı karşıya kalacağız.


Prof. Dr. Raif Çakmur’un Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğü Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği (TPHD); Parkinson hastalığının toplumda bilinirliğini artırmayı, doğru tanınmasını sağlamayı ve bu hastalık ile ilgili bilgiyi hekimlere ve topluma aktarmayı amaçlamaktadır. TPHD, toplumda Parkinson hastalığına karşı farkındalığı artırmak amacıyla zaman zaman yerel toplantılar düzenlemekte, son yıllarda daha düzenli olmak üzere her yıl Nisan ayında özellikle “11 Nisan Parkinson Hastalığı Günü” haftasında yazılı-görsel medya üzerinden tanıtıcı çalışmalar yapmaktadır. Derneğin bir diğer amacı da Parkinson ve benzeri hastalıklarda eğitim ve araştırmalara öncülük ederek hastaların yaşam kalitesini artırmaktır. Bu amaçla yaklaşık 20 yıldır Parkinson hastalığı ve hareket bozukluklarında nöroloji uzmanlarına yönelik, her yıl dönüşümlü olarak kongre (Ulusal PH ve Hareket Bozuklukları Kongresi) ya da sempozyum (Parkinson Hastalığı derneği Sempozyumu) düzenlemektedir.

 

Prof. Dr. Raif Çakmur
Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi
Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

KALP HASTALIKLARI

Kalp hastalıkları sebebiyle sonuçlanan ölüm, ülkemizde en sık görülen ölüm nedenlerinden biridir. Kalp hastalığı deyince kalbin damarlarının tıkanması, kalp kasının yeterli kasılmaması, kalp kapaklarının fonksiyonlarının bozulması, kalp zarı iltihabı veya doğumsal kalp hastalıkları akla gelir. Bunların içinde kalp damarlarının daralıp tıkanması en sık görülen rahatsızlıktır. Kalbimizi besleyen damarların ani olarak tıkanması, kalp krizi (infarktüs) dediğimiz duruma sebep olmaktadır.

Kalp krizinde sorumlu damarın tıkanması, kişide göğüsün orta bölgesinde şiddetli ve uzun süren bir ağrıya yol açar. Bu ağrı bazı hastalarda sol kola, çeneye hatta sırta doğru yayılabilir. Bazen hastalar ağrı tanımını; baskı, ağırlık gibi ifadelerle tarif edebilir. Terleme de çoğu kez ağrıya eşlik edebilir. Bu noktada zaman kaybetmemek çok önemlidir. Damar tıkanıklığının nedeni de çoğu kez damar sertliğidir. Bu yakınmaları olan hastalar hemen 112’yi arayarak, en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Bu durumlarda özellikle ilk 1-2 saat çok önem teşkil etmekte; ne kadar erken müdahale edilirse hasta kalbinde en az hasarla tedavi edilebilir. Bugün kalp krizinden ölüm, hastaneye gelebilen hastalarda %6 oranlarına düşmüştür.

Şunu ifade etmek isterim ki, erken tedavi edilen kalp krizleri eskiden düşünüldüğü gibi korkulacak bir rahatsızlık değildir, zamanında hastanın en yakın sağlık kuruluşuna başvurması önemlidir.
En önemli damar sertliği nedenleri arasında; aile öyküsü, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği ve sigara yer almaktadır. Kalp krizinden korunmak için aile öyküsü dışındakiler değiştirebileceğiz nedenlerdir. Örneğin ideal kiloda olmak, sigara içmemek, az tuzlu yemek, düzenli hafif egzersizlerle bu risk faktörleri azaltabilir. Bir defa kan şekerimizi, kolesterol değerlerimizi, tansiyonumuzu bilmemiz ve ona göre yaşam tarzımızı değiştirmemiz gerekir. Haftada en az 5 gün günde 45’yı geçecek şekilde yürüyüş, yüzme gibi hafif egzersiz öneriyoruz . Örneğin 45-50 yaşına kadar hiç spor yapmamış birinin, koşmaya başlaması son derecede sakıncalıdır. Aşırı egzersiz özellikle orta yaşlı kişiler için sakıncalı olabilmekle beraber; damar sertliği plaklarının ani yırtılmasına ve damarın ani tıkanmasına da yol açabilir.

İdeal kan basıncı 120/80 mmHg’dır. Ancak kan basıncı birkaç ölçümde 140/90 üzerinde ise hastada hipertansiyon mevcuttur. Bu durumda öncelikle tuzu azaltıp, ideal kilomuza ulaşmaya çalışmak gerekir. Eğer gerekirse hastaya ilaç tedavisine başlanabilir. İlaç tedavisinde mutlaka düzenli kontrollerin yapılması gerekmekle birlikte, gerekirse ilaç değişimi ve dozu hekim tarafından yapılır.

İdeal kolesterol seviyesi , kötü kolesterol olarak adlandırılan LDL düzeyleri üzerinden yapılmaktadır. Damar hastalığı, şeker hastalığı olmayanlarda LDL seviyeleri 130 mg/dl altında olmalıdır. Ancak kalp krizi geçirenlerde, şeker hastalığı olanlarda, stent takılan veya by-pass ameliyatı olanlarda LDL 100 hatta 70 mg /dl altında olmalıdır. Ciddi diyetle bile kolesterolün ancak %15 kadar düşürülebileceğini bilmekteyiz. Bu nedenle kalp krizi geçiren hastaların hemen hepsinde kolesterol düşürücü ilaçlar kullanılmalıdır. Genellikle medyada ve halk arasında bu grup ilaçlarla ilgili negatif bildirimler yer almakla birlikte, bu ifadeler doğru değildir. Bu grup ilaçların hastaların ömrünü uzattığını, tekrar bir kriz riskini ve inmeyi azalttığını çok sayıda titizlikle yapılmış, uluslararası çalışmalarda yer almaktadır. Bu nedenle hastaların bu ilaçları kendi başlarına kesmemesi, hekimin öneri doğrultusunda kullanmaları önem arz etmektedir.

Kalp krizinden korunmak için şeker hastalığına yakalanmamak önemlidir. Çünkü şeker hastalarında, özellikle kontrolsüz şeker hastalarında kalp krizi riski artmaktadır. Bu nedenle ideal kiloda kalmak ve düzenli egzersiz yapmak gerekir. Herkese sağlıklı kalpler dilerim.

7-13 NİSAN DÜNYA SAĞLIK HAFTASI: HER BİREY İÇİN NİTELİKLİ SAĞLIK

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anayasası Prof. Dr. Andrija Stampar başkanlığındaki ara komisyonun tüm çalışmalarını tamamlaması üzerine 26 üye ülkenin onayı 7 Nisan 1948’de yürürlüğe girmiştir. DSÖ Anayasası’nın yürürlüğe girdiği tarih olan 7 Nisan, her yıl ‘Dünya Sağlık Günü’ olarak kutlanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü ve buna bağlı toplumsal kuruluşlar sağlık sorunlarını önleme, erken saptama, koşulları iyileştirme, sağlığın nitelikli ve ulaşılabilir olması için gerekli çalışmalar yürütmektedir. Her yıl kutlanan 7 Nisan Dünya Sağlık Günü kapsamında da sağlıkla ilişkili tema farklı yönleriyle işlenmekte ve dünya çapında o konuda farkındalık yaratılması hedeflenmektedir.

Sağlık; ruhen, bedenen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Sağlık kavramı hayatımızda hiç bir kavramla değiştirilemez veya ölçülemez. Sağlıklı toplumlar için öncelikle toplumun en küçük yapı taşı bireyin sağlıklı olması gerekir. Çağımızda sağlığımız için tehdit oluşturan hastalıkları iyi bilmemiz ve bu konuda bilgili olmamız gerekmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH’lar) kategorisinde yer alan ve 21. yüzyılın en büyük halk sağlığı problemi olarak görülen hastalıklar içerisinde kalp-damar hastalıkları (BOH’ların %48’i) başta olmak üzere, kanserler (%21), kronik solunum hastalıkları (%12) ve diyabet (%3,5) yer almaktadır. Bu hastalıklar dünya üzerindeki en büyük katiller arasında nitelendirilir. 2008 yılında 36 milyondan fazla birey (dünya çapında ölümlerin %63’ü) BOH’lara bağlı olarak ölmüştür. Bu derecede önemli sağlık sorunu ve ölüm sebebi olan hastalık grubundan korunmak adına risk faktörlerini iyi bilip önlemlerimizi almamız gerekmektedir. Başlıca değiştirilebilir risk faktörlerine baktığımızda dengesiz beslenme, fiziksel aktivite azlığı, aşırı tuz tüketimi, tütün ve alkol kullanımı olduğu görülmektedir.

Düzenli fiziksel aktivite ve dengeli beslenme iskemik kalp hastalığı, inme, meme ve kolon kanseri ve hatta diyabet gelişme ve diyabetin ilerleme riskini azaltır. Aynı zamanda kilo kontrolüne, obezite ve metabolik sendromun gelişmesinin engellenmesine, diyabet hastaları için kan şekeri kontrolüne, kalp sağlığının korunmasına yardımcı olur.

Diyetteki aşırı sodyum tüketimi, yüksek hipertansiyon ve kalp damar hastalıklarının gelişme riskine sebep olabilir. Tuzun kaynağı ülkeden ülkeye değişir. Bazı ülkelerde tüketime hazır gıdalar veya işlenmiş gıdalarla alakalı iken, diğerlerinde yemek hazırlarken ya da masada eklenen tuz daha önemli olabilir. Ülkemizde günlük tuz tüketimi 18 gram olup, bu tüketim fazlalığının günlük 5-6 gramın (1 tatlı kaşığı) altına indirilmesi gerekmektedir.

Her yıl yaklaşık 6 milyon insanın tütün kullanımına bağlı olarak öldüğü düşünülmektedir, bunun 600 000’i (170 000’i çocuk) pasif içicilik sebebiyle ölmektedir. Bunun yanında tütün, yüksek tıbbi maliyetler ve verimlilik kaybı sebebiyle önemli bir ekonomik yüktür. Başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanser, kalp damar hastalıkları, kronik akciğer hastalıkları için en önemli risk faktörü olup, kesinlikle kullanılmaması gerekmektedir.

Alkol, karaciğer sirozu ve pankreatitte olduğu gibi, ağız, larinks (gırtlak), özefagus (yemek borusu), kolon, rektum, karaciğer ve kadın meme kanserinin riskinin yükselmesi ile de ilişkilendirilmiştir. Ek olarak alkol tüketimi, hipertansif hastalık, atriyal fibrilasyon ve kanamaya bağlı inme ile de bağlantılıdır. Bu nedenle alkol tüketiminin kontrollü olmasının, belirtilen hastalıkların riskini azaltmada faydalı olduğu bilinmektedir.

Sonuç olarak; ülke ve bütün dünya olarak karşı karşıya olduğumuz ve gelecekte bizi bekleyen sağlık sorunları, bu sorunlara karşı alınabilecek önlemler hakkında bilgimiz olduğu takdirde, hareket planımızı daha hızlı, nitelikli ve güçlü bir şekilde yapabileceğimizi öngörmekteyiz. 7 Nisan Dünya Sağlık Günü kapsamasında günümüzdeki sağlık sorunlarına ve azaltıcı risk faktörleri hakkında kısaca bilgilendirmeler yaparak, sağlıklı bir günlerde yaşamayı ülkemiz ve dünyamız için dilemekteyiz.


Prof. Dr. M. Oktay TARHAN
Uzm.Dr. Merve KESKİNKILIÇ

OTİZM

Otizm, yaşamın erken dönemlerinde başlayan, sosyal beceri ve iletişim kapasitesini etkileyen özel bir beyin gelişim bozukluğudur.

Otizmin tıp dünyasında tanımlanması nispeten yakın dönemde olmuştur.

Otizm ilk kez 1943 yılında, Leo Kanner adlı bir psikiyatrist tarafından tanımlanmıştır. İlk tanımlandığı tarihten bu yana farklı isimlerle adlandırılmıştır. Psikiyatrinin en son kabul ettiği tanılama sistemine göre en son adlandırması “Otizm Spektrum Bozukluğu”dur. Spektrum ifadesi, otizmin pek çok farklı görünümde olabileceğini belirtir. Otizm; sosyal beceri ve İletişimin hiç olmadığı gruptan, çok silik belirtilerin olduğu gruba kadar bir yelpazede yer alabilir.

Geçmiş dönemlerde otizmin nadir görülen bir beyin gelişim sorunu olduğu düşünülmekteydi. Günümüzde otizmin yaklaşık yetmiş kişide bir görüldüğünü bilmekteyiz. Erkek çocuklarda, kızlara göre yaklaşık 4,5 kat daha fazla görülmektedir. Bu sıklık otizmi nadir görülen bozukluklar grubundan çıkarmaktadır.

Otizme neyin yol açtığını henüz bilememekteyiz. Ancak otizm, beynin en karmaşık yapısını ilgilendiren bir bozukluktur. Bu karmaşık yapının bilimsel adı fronto-temporal sistemdir. Bu sistemin sağlıklı gelişebilmesi için çok fazla gen ve erken gelişimde ortaya çıkan moleküllerin işbirliği gerekmektedir. Bu alanlardaki çok farklı sorunların ortak sonuç olarak otizme yol açtığı düşünülmektedir.

Annebaba tutumu ve davranışları genel anlamda otizme yol açmazken, uygun annebaba tutum ve davranışları otizmin tedavisinde çok önemlidir.

Otizmin tedavisinde maalesef doğrudan otistik belirtileri iyileştiren bir ilaç tedavisi mevcut değildir. Otizmin tedavisinde, üç yaşından önce, yani erken dönemde başlayan uygun özel eğitim çok önemlidir. Erken dönemde başlatılan uygun özel eğitim; konuşma, dikkat, davranım kontrolü ve sosyal becerileri gelişmesini sağlamada çok önemlidir.Bu nedenle erken tanı ve uygun eğitim yönlendirmesi şarttır.

Bunun sağlanabilmesi için toplum düzeyinde ve hekimler arasında da otizmin temel belirtilerinin tanınması çok önemlidir.

Eğer çocuk ilgisini ve mutluluğunu paylaşmıyorsa, duruma uygun uygun yüz ifadesi yok ve göz ilişkisi kurmuyorsa, 18 aylık iken kelime düzeyinde konuşmuyor, 2 yaşında iken basit iki kelimeli cümleler kurmuyorsa, ismiyle seslenildiğinde bakmıyorsa, oyuncaklarla oynamıyorsa, özellikle üç yaşından sonra tekrarlayan ve basmakalıp hareketler sergiliyorsa, herhangi bir yaşta, sosyal beceri ve iletişim kapasitesinde gerileme varsa en kısa sürede bir çocuk psikiyatristine başvurmak gerekmektedir.

Doç. Dr. H. Burak Baykara
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
Öğretim Üyesi

01-07 NİSAN KANSER HAFTASI

Prof Dr İlhan OZTOP

 

 

 

01-07 NİSAN KANSER HAFTASI
Prof. Dr. İlhan ÖZTOP
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Müdür Yardımcısı

Dünyada ve ülkemizde kanser ile ilgili güncel durum nedir?
Kanser dünya genelinde önemli bir toplumsal sağlık sorunudur. Dünyadaki en önemli kanser istatistiği kaynağı olan GLOBOCAN verilerine 2018 yılında dünyada toplam 18.1 milyon yeni kanser vakası gelişmiş ve 9.6 milyon kansere bağlı ölüm olmuştur. 2025 yılında ise yeni kanser vaka sayısının yaklaşık 22 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Ülkemizde ise 2018 yılında 210 bin yeni kanser vakası ve 116 bin kansere bağlı ölüm olduğu bildirilmiştir. Dünyada en çok tanı konulan kanserler sırasıyla akciğer, meme ve kolon kanseri iken, kansere bağlı ölümlerin ise sırasıyla akciğer, kolon ve mide kanserinde gerçekleştiği bildirilmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde en sık görülen kanser türleri erkeklerde sırasıyla akciğer, prostat ve mesane kanseri; kadınlarda ise sırasıyla meme, tiroid ve kolorektal kanserdir. En sık ölüme neden olan kanser türleri ise erkeklerde sırasıyla akciğer, prostat ve kolorektal kanserler iken; kadınlarda sırasıyla akciğer, meme ve kolorektal kanserlerdir. Görüldüğü üzere akciğer kanseri her iki cinste de en öldürücü kanser olarak ilk sırada yer almaktadır. Bugün için dünya genelinde saptanan 9.6 milyon civarındaki kansere bağlı ölümün yaklaşık 1.8 milyonu akciğer kanserine bağlı ölümlerdir.

Kanserin başlıca nedenleri nelerdir?
Tüm kanserlerin yaklaşık %5-10’u gibi küçük bir kısmı genetik anormalliklere bağlı olarak gelişirken, geri kalan %90-95’lik kısmı ise çevresel faktörlere ve yaşam şekline bağlı olarak gelişmektedir. Bunlar arasında başta tütün mamülleri olmak üzere fiziksel ve kimyasal karsinojenler, radyasyon, beslenme şekli (lifli gıdaları az tüketme vb), fiziksel hareket azlığı, obesite ve alkol sayılabilir.

Tütün kullanımı neden çok önemli bir faktör?
Kansere neden olan faktörler arasında tütün kullanımı önemli bir yer tutmaktadır. Tütün kalp-damar hastalıkları ve KOAH gibi ciddi hastalıklara yol açmasının yanı sıra başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kansere neden olmaktadır. Akciğer kanserinin %90’ında etiyolojide tütün rol oynamaktadır. Akciğer kanserinin tüm dünyada hem erkeklerde hem de kadınlarda en öldürücü kanser olması tütün ile mücadelenin önemini bir kat daha arttırmaktadır. Bu anlamda ülkemizde yasal düzenlemeyle belirli mekanlarda tütün kullanımının yasaklanması da toplum sağlığı açısından çok önemli bir adım olmuştur.

Tütün kullanan kişilerde kanser gelişme riski artmakla kalmıyor, beraberinde birden fazla alanda da kanser gelişebiliyor. Ayrıca kanser tedavisi sırasında tütün kullanılmaya devam edilmesi halinde uygulanan tedavilerin başarısını da azaltabiliyor. Bunların dışında bir diğer önemli konu da tütün mamülü kullanmayanlarda da akciğer kanseri gelişebiliyor. Özellikle akıllı ilaçlar adını verdiğimiz hedefe yönelik tedavilere uygunluğu gösteren birtakım mutasyonlar bu grup hastalarda daha fazla görülüyor. Dolayısıyla bu tedavilerle daha uzun yaşam süreleri elde edilebiliyor.

Kanserden korunmak için neler yapmak gerekir?
Kansere yol açan nedenler arasında çevresel faktörlerin ve yaşam şeklinin önemli ölçüde yer tutması nedeniyle yaşam tarzında yapılacak düzenlemeler riskin azalmasına ciddi katkılar sağlamaktadır. Bu anlamda sağlıklı normal kiloyu korumak, obesiteden kaçınmak, dengeli sağlıklı beslenmek, tütün ve alkolden uzak durmak, düzenli olarak yeterli düzeyde fizik aktivite yapmak, güneş ışınlarının dik geldiği zamanlarda güneşten korunmak, çevresel hava kirliliğini azaltmak başlıca korunma yöntemlerini oluşturmaktadır.

Kanser tanı ve tedavisi ile ilgili gelişmeler ne durumdadır?
Kanserin erken tanısı önemlidir. Sağlıklı kişilerde tarama testleri yapılarak henüz kanser ile ilgili belirtiler ortaya çıkmadan kanserin erkenden tanısı mümkündür. Bu anlamda tüm dünyada ve ülkemizde yaygın olarak uygulanan meme kanseri için mamografi, serviks kanseri için smear testi, prostat kanseri için kanda PSA testi ve kolon kanseri için kolonoskopi başlıca tarama yöntemlerini oluşturmaktadır. Bunun dışında düşük doz toraks bilgisayarlı tomografisi ile akciğer kanserinin erken tanısına ilişkin önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Ayrıca son yıllarda nefesten ya da vücut sıvılarından yapılan kimyasal ve moleküler analizlerle de erken teşhis mümkün olabilmektedir. Öte yandan hem kanserin erken tanısı hem de kanser ile ilgili tablonun daha iyi değerlendirilmesi bakımından gerek radyolojik ve nükleer tıp yöntemlerinde gerekse genetik ve patoloji alanlarında çok ciddi gelişmeler kaydedilmekte ve kullanılmaktadır.
Kanserin tedavisine ilişkin gelişmeler de baş döndürücü bir hızla devam etmektedir. Cerrahi tekniklerdeki gelişmeler, tümöre daha iyi odaklanan ve çevre sağlıklı dokuyu koruyan radyoterapi yöntemleri, radyonüklid tedaviler ve kişiye özgü hedefe yönelik tedaviler ile immunoterapiler bunların başlıcalarıdır. Kanser tedavisinde karşılaşılan en büyük zorluklardan biri hastadan hastaya, hatta aynı hastada zaman içinde farklılıklar gösterebilen genetik yapıda meydana gelen mutasyonlardır. Genetik yapıdaki bu değişikliklere ait bilgilere çoğunlukla tümör dokusundan girişimsel (invaziv) yöntemlerle alınan klasik biyopsilerle ulaşılırken, son yıllarda likit biyopsi denilen invaziv olmayan yöntemlerle de bu mutasyonlar tespit edebilmektedir. Bu yaklaşım hem kanserin teşhisi ve tedavinin planlanması bakımından hem de hastalığın ve tedavinin seyrinin izlenmesi bakımından yarar sağlamaktadır. Başta kan olmak üzere çeşitli vücut sıvılarından elde edilen bu likit biyopsilerde dolaşan tümör hücreleri (CTCs), kanda dolaşan tümör DNA’ları (ctDNAs), tümör hücrelerini ait yağ, protein, RNA gibi moleküllerin analizleri yapılabilmektedir.

Kanser tedavisindeki kişiye özgü hedefe yönelik tedaviler ve immunoterapiler nelerdir?
Son yıllarda kanser tedavisinde en önemli gelişmeler hedefe yönelik tedaviler ve immunoterapi alanında olmuştur. Kanserin gelişiminde ve yayılmasında rol oynayan bazı yolaklardaki spesifik mutasyonlar, reseptör aşırı ekspresyonları moleküler yöntemlerle saptanmakta ve bunlara spesifik olarak etki eden ilaçlar kullanılmaktadır. Böylece kanserli hücrenin çoğalmasında kritik rol oynayan bu yolaklar bloke edilmektedir. Meme ve mide kanserindeki HER-2 yolağı, kolon kanserindeki EGFR ve Anjiyogenez yolağı ve akciğer kanserindeki EGFR, ALK ve ROS-1 yolağı ile ilgili gelişmeler bunlardan birkaçı olup, tüm bu yolaklara yönelik uygulanan tedavilerle hastaların yaşam sürelerinde çok ciddi artışlar sağlanmıştır.
Yakın zamanda en önemli gelişmelerden biri de immunoterapi alanında gerçekleşmiştir. Vücudun bağışıklık sisteminin tümörlü hücrelere cevabını arttıran yaklaşımlar ve bağışıklık sisteminin tümöre karşı verdiği cevapta frenleyici olarak rol alan mekanizmaları bloke eden, böylece tümöre karşı daha etkin bir cevabın oluşmasını sağlayan yaklaşımlar günümüzün en güncel immunoterapi yaklaşımlarını oluşturmaktadır. Bu tedaviler ile kanserli hastalarda uzun süreli sağkalımların elde edilmesi mümkün olmuştur.

Bu gelişmeler ile ilgili ülkemizde durum nasıldır?
Kanserin erken tanısı ile ilgili olarak yapılan tarama programları ülkemizde yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu anlamda KETEM adı verilen kanser erken teşhis tarama ve eğitim merkezleri tüm ülkede yaygın bir şekilde hizmet vermektedir. Tanı ile ilgili olarak gerek radyoloji ve nükleer tıp alanlarında gerekse genetik ve patoloji alanlarında en güncel yöntemler kullanılmaktadır. Tedavi alanında da başta kişiye özgü hedef tedaviler ve immunoterapi olmak üzere en güncel tedaviler uygulanmaktadır. Cerrahi ve radyoterapi alanındaki uygulamalar ile birlikte tüm bu yaklaşımlar hastalara en optimal şekilde ulaştırılmaktadır. Ayrıca hastaların genetik risk değerlendirmeleri yapılarak, hangi hastanın hangi tedaviden daha fazla fayda göreceği konusunda bilgi elde etmek suretiyle her hastaya özgü en uygun tedavi seçimi yapılabilmektedir.

Üniversitemizin ve hastanemizin kanser tanı ve tedavisindeki yeri nerededir?
Üniversitemiz kanser ile mücadelede ayrı bir öneme ve role sahiptir. Tıp Fakültesi’nin yanısıra Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Onkoloji Enstitüsü gibi enstitülerin varlığı bu alanda eğitim ve bilimsel çalışmaların yapılmasını, kanserin nedenleri ve tedavilerine ilişkin projelerin üretilmesini sağlamakta, doktora ve yüksek lisans programları ile bu alanlarda eğitilmiş donanımlı insan yetiştirilmesini sağlamaktadır. Bunlardan Onkoloji Enstitüsü ise Türkiye’de bulunan 3 onkoloji enstitüsünden biri olup, aynı zamanda bölgemizde faaliyet gösteren tek onkoloji enstitüsü özelliği taşımaktadır.
Kurumumuzda kanser ile ilgili olarak hem preklinik hem de klinik alanında pek çok ulusal ve uluslararası projeler yürütülmekte, çok sayıda klinik araştırmalara katılınarak hastaların kanser tedavisi ile ilgili gelişmelere daha erkenden ulaşma şansı sağlanmaya çalışılmaktadır.
Üniversite hastanemiz ise kanser tanı ve tedavisi alanında büyük bir potansiyeli ve deneyimi olan bir hastanedir. Yukarıda bahsedilen pek çok güncel gelişmenin uygulandığı hastanemizi farklı kılan özelliklerden biri de kurumumuzda 25 yılı aşkındır düzenli olarak devam eden Multidisipliner Tümör Konseylerinin varlığıdır. Her tümör grubu için ayrı ayrı yapılan ve her biri kendi alanında deneyimli uzmanların bir araya geldiği bu konseylerde hastalar özenle değerlendirilerek, en uygun tanı ve tedavi yaklaşımları gerçekleştirilmektedir. Bu doğrultuda Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı’nda da kişiye özgü hedefe yönelik tedaviler ve immunoterapilerin de içinde bulunduğu sistemik tedaviler güncel gelişmelere uygun bir biçimde uygulanmaktadır.

Gelecekten beklentileriniz nedir?
Tütün kullanımı ile mücadelenin artarak devam etmesi, çocukluk çağından itibaren sağlıklı beslenmenin öneminin vurgulanması ve toplum genelinde düzenli fizik aktivite yapılması gibi yaşam şekline ilişkin düzenlemelerin yaygınlaştırılması kanserden korunma bakımından önemli noktaları oluşturmaktadır. Yine ülke genelinde tarama programlarına katılımın daha da artması erken tanı bakımından önem arzetmektedir. Öte yandan daha ileri genetik ve moleküler analizlerle her hastanın ve her tümörün ayrı ayrı analiz edilmesi kişiye özgü daha ideal tedavilerin verilmesini sağlayacaktır.

TÜRKİYE ve DÜNYADA KANSER

Kanser hastalığı en genel ifadeyle vücudun bir bölümündeki hücrelerin kontrolden çıkmasıyla başlamaktadır. Tüm kanser türleri anormal hücrelerin kontrol dışı çoğalmasıyla oluşmaktadır. Kanserin tarihi eski çağlara dayanmaktadır. Tarihsel olarak ilk defa M.Ö.3000’lerde Mısır’da ortaya çıktığı bilinmektedir.

Kanser epidemiyolojisi kavramı ise 18.yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kanser vakalarının prevalansını ve ortaya çıkış nedenlerini inceleyen bir halk sağlığı çalışma alanıdır. 1713’te İtalyan doktor Bernard Ramazzini serviks kanserinin nedenleriyle ilgili yaşam tarzına bağlı olup olmadığı hakkında, 1775’te ise Londra’da Percival Pott baca temizleyicilerinde skrotum kanserini mesleki kanserojen risklerinden oluşan bir kanser türü olduğunu açıklamıştır. Kanserin epidemiyolojik özelliklerinin belirlenmesinde; coğrafi dağılım, cinsiyet, yaş, sosyoekonomik durum, mesleki özellikler gibi faktörler yer tutmaktadır. Örneğin; coğrafi dağılımın kanser sıklığında bölge, ülke hatta aynı ülkenin farklı yerlerinde değişikler gösterdiği bilinmektedir, aynı şekilde yaşla birlikte kanser görülme riski artmaktadır. Sosyoekonomik durumun düşük olduğu yerlerde; sigara, alkol, yetersiz beslenme, mesleksel karsinojenlere maruziyet, enfeksiyonlar, üreme sağlığı, yetersiz ve dengesiz beslenmeye bağlı olarak risk faktörü artış gösterebilmektedir. Kanserden kaynaklanan ölümlerde yaklaşık yüzde 70’inin düşük ve orta gelirli ülkelerde olduğu bilinmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nun açıkladığı verilerde 2018 yılında yaklaşık 18 milyon insana kanser teşhisi konuldu, 10 milyon civarında insan kanserden hayatını kaybetti. Global Cancer Obervatory (GLOBOCAN)’ın 2018 verilerine göre en sık görülen kanser türleri sırasıyla akciğer (2.1 milyon), meme (2.09 milyon), kalın bağırsak (1.8 milyon), prostat (1.3 milyon), mide (1 milyon) kanseridir. Kansere bağlı ölümlere göre ise akciğer (1.8 milyon), kolorektal (881 bin), mide (783 bin), karaciğer (782 bin) ve meme (627 bin) sıralanmaktadır. Cinsiyete göre ise erkeklerde görülme sıklığı sırayla; akciğer, prostat, kolorektal, mide, karaciğer; ölüme bağlı olarak ise akciğer, karaciğer, mide, kolorektal, prostat olarak sıralanmaktadır. Kadınlarda görülme sıklığı meme, kolorektal, akciğer, serviks, tiroid; ölüme bağlı olarak ise meme, akciğer, kolorektal, serviks, mide kanserleri olarak bildirilmektedir.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığının verilerine göre her yıl ortalama 163 bin yeni kanser teşhisi konulmaktadır ve neredeyse günde 450 yeni kanser vakası bildirilmektedir. 2015 yılı verilerinde her 100 bin erkekten 247’si, her 100 bin kadından 177’si yeni kanser teşhisi almaktadır. Bakanlık raporlarında 2030’da 22 milyon yeni vakanın olacağı beklenmektedir. Türkiye’de 2015 yılına ait bakanlık istatistiklerinde kadınlarda sırasıyla en sık meme, tiroid, kolorektal, uterus ve akciğer kanserleri, erkeklerde ise akciğer, prostat, kolorektal, mesane ve mide kanserleri görülmektedir. Kadınlarda meme kanseri vakalarında her 4 kadından birisinde meme kanseri olarak görülmektedir.
Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) ‘in yayınladığı verilerde en çok kanser vakası 100 binde yaklaşık 470 kişi ile Avustralya’da, 438 ile Yeni Zelanda ile 374 ile de İrlanda takip etmektedir. Türkiye’deki oran ise 100 binde 144 kişi olarak bildirilmiştir.

WCRF verilerinde 2018’de dünyada en sık görülen kanser çeşitlerinde ilk sırada akciğer kanseri bulunmaktadır ve sırasıyla meme ve kolon kanserleri akciğer sayısını takip etmektedir. Yaklaşık 2 milyon 100 bin kişiye akciğer kanseri teşhisi ve akciğer kanseri sayısına yakın bir şekilde kolon kanseri vakası bildirilmektedir.
WHO’nun yayınladığı kanseri önleme planları 3 adımda tanımlanmıştır. İlki kanserin mevcut durum ve kontrol mekanizmalarının tespit edilmesi gerekmektedir. İkinci olarak bu hastalığa karşı bir politika belirlenmesi ve uygulanmasıdır. Hedef kitlenin tanımlanması, amaç ve hedeflerin belirlenmesi, kanserle öncelikli mücadele edilecek noktalara karar verilmesidir. Üçüncü olarak bu politikaların uygulanması gereken adımların tanımlanması gerekmektedir. Planlama aşamasından sonra politika aşaması önem arz etmektedir. Politik adımında ilk olarak eldeki imkanlarla mevcut durumun iyileştirilmesi için neler yapılabileceği sorulmalıdır. Orta vadede kaynaklarda artış veya yeniden düzenlenmesiyle uygulamalarının iyileştirilmesidir.

Kanserden korunma, kanserle mücadelede önemli bir noktadır, kanserden kaynaklanan ölümlerin yaklaşık yüzde 40’ı önlenebilir. Kanser risk faktörleri örneğin; tütün kullanımı sadece kansere değil aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklara, diyabet gibi kronik hastalıklara sebebiyet verdiğinden diğer hastalıklarla mücadele bağlamında ortaklaşa planlama ve uygulama gerektirmektedir. Kanser maruziyetinde cinsiyet de önemli risk faktörlerinden biridir. Kanser riskini azaltmada kullanılan etkin yöntemler, bu alana harcanan kaynaklardan tasarrufu sağlayacaktır. Bu yüzden verim alınacak ve hızlı uygulanabilen yöntemler ilk sırada değerlendirilmelidir. Toplumdaki kanser risk faktörlerinin eğilimlerini takip etmek ve ileride kanserin getireceği maliyete karşı kaynakların tasarruflu kullanılmasını sağlayacaktır. Yapılacak kapsamlı çalışmalar kanserden korunma programlarının önemli bir parçası olmalıdır. Kanserden korunma ve önleme çalışmaları, Türkiye ve dünyada kanser yaygınlığını azaltmak için uygulanması gereken önemli çalışmalardır.

https://www.who.int/cancer/modules/Prevention%20Module.pdf

 

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/birimler/kanser-db/istatistik/Turkiye_Kanser_Istatistikleri_2015.pdf

 

https://www.uicc.org/new-global-cancer-data-globocan-2018

 

https://www.iarc.fr/infographics/globocan-2018-latest-global-cancer-data/

 

https://www.aa.com.tr/tr/saglik/interaktif-rakamlarla-dunyada-ve-turkiye-de-kanser-vakalari/1383259

 

OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.06 1

Üniversitemiz Rektörlüğü ve Hastane Başhekimliği tarafından otizme dikkat çekmek, farkındalık yaratmak ve toplumsal duyarlılığımızı göstermek amacıyla Sağlık Yerleşkemizde düzenlediğimiz ‘Biz de Varız’ etkinliğinde, evlatlarımız, ailelerimiz ve mensuplarımız ile bir araya geldik.

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.06

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.06 2

 WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.07 1

 

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.04 1

 

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.07

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.04

WhatsApp Image 2019 03 27 at 11.02.05

 

 

TÜBERKÜLOZ

Tüberküloz basili milattan önceki dönemlerde dahi salgınlar yapmış, havada, karada, suda, otlakta her yerde bulunabilen, zengin, fakir; genç, yaşlı ayırmaksızın toplumun her kesiminde hastalık yapabilen bir basildir. Üç yüz milyon yıllık bir geçmişi olan tüberküloz basilinin 9000 yıl önce insanda hastalık yapan formuna dönüşerek “Mycobacterium tuberculosis”in ortaya çıktığı düşünülmektedir.  Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulduğu zor dönemlerde dahi tüberküloz ile savaşmak için organize olunmuş ve büyük başarılar elde edilmiştir. Fakat son 20 yılda tüberküloz tekrar yaygınlaşmış ve günümüzde dünya genelinde 2 milyardan fazla kişi enfekte durumdadır. “Enfekte” olmak demek “aktif hastalık” demek değildir. Enfekte kişilerin %10’unda aktif hastalık gelişebilmektedir. Sadece akciğer değil,  akciğer zarı, lenf bezleri, kemik, eklemler, üst solunum yolları, deri, merkezi sinir sistemi, gastrointestinal sistem, genitoüriner sistemlerde tüberküloz hastalığı gelişebilir. Tüberküloz hastalığı düşünülen organlardan alınan örneklerde basilin varlığı tanı koydurucudur. Basil mikrobiyolojik, moleküler yöntemlerle ya da patoloji örneklerinde saptanabilmektedir.

“Tüberkülozda bulaşma”

Tüberküloz basili, akciğer veya larenks tüberkülozlu hastaların öksürmesi, konuşması sırasında dağılan tükürük, balgamlarının buharlaşıp, içinde parçacık bulunan küçük damlacıkların havada asılı kalması ile bulaşmaktadır. Akciğerlere ulaşan basil uzun süre inaktif kalabilmektedir. Bu duruma “latent enfeksiyon” denilmektedir. Tüberkülozdan korunma amaçlı uygulanan BCG aşısı da tüberkülin deri testinde pozitifliğe neden olmaktadır. Bu iki durum da aktif tüberküloz hastalığı anlamına gelmemektedir. Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda mevcut latent enfeksiyon aktif hastalığa dönüşebilmektedir.

“Tedavi”

Tüberküloz tedavisinde başarının sırrı başlanan tedavinin uygun süre, ilaç dozu atlanmadan uygulanması ve tamamlanmasıdır. Yetersiz ve yanlış tedaviler basilin direnç kazanması ve hastalığın kronikleşmesi ile sonuçlanabilir. Tüberküloz tedavisinde en az dört çeşit ilaç kullanılmaktadır. Bu ilaçların hızlı çoğalan basillleri öldürmek, ilaca dirençli mikropların gelişmesini önlemek, yavaş çoğalan basilleri hedef alarak nükslerin ortaya çıkmasını engellemek gibi farklı amaçları bulunmaktadır. Bu nedenle çoklu ilaç rejimi uygulanmaktadır ve tüberkülozun yerleşimine göre en az 6 ay olmak üzere, 9 ya da 12 aylık tedavi süreçleri uygulanmaktadır. Etkili tedavi ile günler içinde basil sayısı hızla azalır (10). Hastaların bulaştırıcılığı etkili tedavi ile 2-3 haftada sona erer. Uzun soluklu ve çok ilaçlı bir tedavi olması nedeni ile hastaların tedaviye uyumunu kolaylaştırmak için geliştirilen strateji “Doğrudan Gözetimli Tedavi (DGT)” hastalığın kontrolünü sağlamak için en uygun ve etkili yöntemdir.

“Tüberkülozdan korunma”

Tüberkülozdan korunmak için en önemli yöntem öksürürken, hapşırırken ağzın kol iç yüzü ile kapatılmasıdır. Öksüren kişilerin maske takması %90 koruyuculuk sağlamaktadır. Öksüren kişinin balgamında ARB (asido-rezistan basil) varlığı durumunda özellikle yakın (ev içi, iş yeri…) temas durumunda bulaşıcılık riski yaklaşık %30’dur. Bağışıklık sisteminin güçlü tutulması, ellerin sık sık yıkanması, küçük ve kapalı ortamların iyi havalandırılması, UV ışınlarının ulaşabilmesi için güneş ışığı alabilmesi kişisel olarak alınabilecek basit önlemlerdir. Fakat üç haftadan uzun süre öksüren kişiler mutlaka Göğüs Hastalıkları hekimine başvurmalıdır.

 

 

Kaynak: Türk Toraks Derneği, Toraks Kitapları, Tüberküloz, Ekim 2010

22 MART DÜNYA SU GÜNÜ

Prof. Dr. Bülent Kılıç / DEÜTF Halk Sağlığı Anabilim Dalı
“Uluslararası Dünya Su Günü” yaklaşık 25 yıl önce 22 Mart 1993 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Çevre Kalkınma Konferansında organize edildi. Bu tarihten sonra her yıl 22 Mart tarihinde ayrı bir tema ile kutlanan Dünya Su Gününün bu yılki teması “Herkes İçin Su” ve sloganı ise “Su Bir İnsan Hakkıdır” sözleridir. Tüm bu etkinlikler için BM altında kurulan “Su” grubu (UN-Water) vardır.

İnsanlık ilk ortaya çıktığı dönemden bu güne doğa ile sürekli olarak iç içe yaşamıştır. Bu nedenle insanı oluşturan çevre (biyolojik, fiziksel ve sosyal) aslında bir bütündür ve doğadan kesin sınırlarla ayrıştırılamaz. Bu bağlamda insanın doğa ile olan en temel etkileşimi doğal kaynakları nasıl kullandığıdır. Doğanın en büyük özelliği insan müdahalesinin olmadığı durumlarda kendi kendine yetebilmesi ve doğal dengeyi koruması iken, insanın doğanın müdahale ettiği yerlerde bazı olumsuz değişiklikler ortaya çıkabilmektedir. Günümüzde bu anlamda en büyük çevre sorunu “küresel ısınma” ve buna bağlı olarak ortaya çıkan “su” sorunlarıdır.

Küresel ısınma ve iklim değişikliğine bağlı olarak yazlar daha kurak ve sıcak, kışlar daha yağışlı ve soğuk geçmeye başlamıştır. Ancak küresel ısınmanın en önemli etkisi genel ısı düzeyinin yavaş yavaş fakat düzenli olarak artmasıdır. Küresel ısınma kullandığımız su kaynakları açısından iki önemli sonuca yol açmaktadır:

1) Kuraklık: Küresel iklim değişikliğine bağlı olarak içme ve kullanma suyundaki azalma, tarım alanlarının yok olması ve biyo çeşitliliğin azalmasıyla sonuçlanmaktadır. Özellikle tarım alanlarının giderek azalması Afrika ülkelerinde sıklıkla gördüğümüz kıtlık, açlık ve yoksulluk gibi sonuçlara yol açmakta, kitlesel göçlere ve savaşlara neden olmaktadır. Önümüzdeki 100 yıl içinde özellikle Amazon ormanlarında azalma ve ekvatoryal bölgede kuraklık oluşması ve bu değişiklikten yaklaşık 500 milyon kişinin etkilenmesi beklenmektedir. Bu bağlamda bir çok bitki ve hayvan türü de yok olacaktır. Kuraklığa bağlı kıtlık, açlık ve yoksulluktan en çok Afrika ülkelerinin etkilenmesi beklenmektedir.

2) Aşırı Yağış ve Seller: Kutuplardaki ozon tabakasında meydana gelen %40 dolayındaki incelme ve sera etkisine bağlı olarak buzullarda ciddi düzeyde erime meydana gelmiştir. Diğer yandan iklim değişikliğine bağlı olarak dönemsel aşırı yağışlar ve seller meydana gelmektedir. Bu durum önümüzdeki 50 yıl içinde bir yandan deniz seviyesinde artışlarla kıyı kentlerini ve adaları tehdit eden bir durum yaratmakta, diğer yandan toprak yapısı telafi edilemeyecek düzeyde bozulmaktadır. BM Çevre Programı ozon tabakasındaki incelme ve sera etkisini dünyanın en önemli iki küresel çevre sorunu olarak belirlemiştir.

Görüldüğü üzere çevre sorunları sadece ortaya çıktığı yeri değil, tüm dünyayı ve insanlığı etkileyen dünya çapında sorunlar haline gelmiştir. Çevre sorunlarının temelinde öncelikle ekonomik gerekçelerin çevreyi korumanın önüne alınması ve buna bağlı olarak gerçekleşen hızlı endüstrileşme vardır. Ayrıca doğanın küçümsenmesi ve doğadaki tüm canlıları korumak yerine sadece insanı üstün gören insan merkezli çevrecilik de önemli sorunlar yaratmıştır. Bunun yerine doğa merkezci, tüm canlıların (bitkiler, hayvanlar) yaşam hakkına saygı duyan yeni ve derin bir ekoloji anlayışına ihtiyaç vardır.

Bu amaçla 1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde BM İklim Değişikliği Zirvesi toplanmış ve sera etkisi yaratan gazların (kömür ve petrol yakıtlı ısı santralleri, soğutma-ısıtma teknolojileri, otomobil egzoz gazları) üretimini sınırlandırmak amacıyla bir protokol imzaya açılmıştır. Ancak dünyada en büyük sera gazı üreticisi (tüm üretimin %25’i) konumda olan ABD bu protokolü henüz imzalamamıştır.

Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür. Bu suların %97,5’i okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak, %2,5’i ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunmaktadır. Bu kadar az olan tatlı su kaynaklarının da %90’ının kutuplarda ve yeraltında bulunması sebebiyle insanoğlunun kolaylıkla yararlanabileceği elverişli tatlı su miktarının ne kadar az olduğu anlaşılmaktadır.

Su varlığına göre ülkeler;

•Su Fakiri Ülkeler: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.000 m3’ten daha az olan ülkeler,

•Su Kıtlığı Çeken Ülkeler: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 3.000 m3’ten daha az olan ülkeler,

•Yeterli Suyu Olan Ülkeler: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 3.000-10.000m3 arasında olan ülkeler;

•Su Zengini Olan Ülkeler: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 10.000 m3’ten daha fazla olan ülkeler olarak sınıflanmaktadır.

Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık su miktarına göre ülkemiz su kıtlığı yaşayan bir ülke konumundadır. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 civarındadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2030 yılı için nüfusumuzun 100 milyon olacağını öngörmüştür. Bu durumda 2030 yılı için kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının tüm kaynaklarımızı koruduğumuz durumda bile 1.120 m3/yıl civarında olacağı söylenebilir. Ayrıca bütün bu tahminler mevcut kaynakların 20 yıl sonrasına hiç tahrip edilmeden aktarılması durumunda söz konusu olabilecektir. Bu sebeple Türkiye’nin gelecek nesillerine sağlıklı ve yeterli su bırakabilmesi için kaynakların çok iyi korunup, akılcı kullanılması gerekmektedir.

Günümüzde 2,1 milyar insanın evlerinde güvenli içme ve kullanma suyu bulunmuyor. 1,8 milyardan fazla insan hiçbir dezenfeksiyon işleminden geçirilmemiş suları tüketiyor. Küresel iklim değişikliği nedeni ile 1,2 milyar insan aşırı yağışlar, seller ve kuraklık tehlikesi içinde yaşıyor. 2050 yılına kadar tatlı su talebinin de %30 artacağı hesaplanıyor. Günümüzde atık suların ise %80’ninden fazlası arıtılmadan doğaya geri veriliyor ve bu atık sular doğal su kaynakları için önemli bir kirlilik tehditi oluşturuyor. XX. yüzyılın başından itibaren sulak alanların büyük bir bölümü düzensiz kentleşme, kontrolsüz sanayileşme, yeni tarım alanları kazanma gibi insan aktiviteleri sonucu ya kaybedildi ya da yeraltı ve yerüstü su kaynakları; nehirler ve göller yine insan aktiviteleri sonucu hızlı bir kirlenme sürecine girdi. Ayrıca küresel iklim değişikliğinin durdurulamaması nedeni ile günden güne daha fazla ortaya çıkan aşırı yağış ve seller gibi nedenlerle su kaynakları ya kirlenmiş ya da kuraklık gibi nedenlerle kaybedildi.

Oysa BM Kalkınma Programı (UNDP) tarafından belirlenen “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” içinde 2030’a kadar dünya üzerindeki her insanın güvenilir suya erişimi altıncı önemli hedef olarak belirlenmiştir. 2030 yılına az bir süre kala bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için dünyanın yetersiz olan ve dengesiz dağılım gösteren tatlı su kaynaklarının kirlenmeden korunması zorunluluğuna tüm ülkelerin dikkatini çekebilmek için 2019 yılında “herkes için su” ve 2018 yılında “su için doğa” gibi temalar belirlenmiştir. Bu temalar ile ülkelerin günden güne kirlenen ve yitirilen doğal su kaynaklarını koruyabilmesi; mümkünse geri kazanabilmesi için projeler geliştirmesine dikkat çekilmesi hedeflenmektedir. Önerilen projeler arasında yeraltı ve yer üstü sulak alanların korunması; gerekiyorsa içme suyu barajlarının yapımı, tarım ilaçları ve suni gübre kaynaklı tarımsal kirliliğin önlenmesi, kaybedilen ormanların yeniden yetiştirilmesi, toprak erozyonunun önlenmesi, iklim değişikliğinin ve iklim değişikliğinden kaynaklı aşırı seller gibi tabloların kontrol altına alınması gibi projeler vardır. Dünya çapında, tüm bu doğal önlemlerin sağlanabilmesinde; daha sürdürülebilir bir su geleceği sağlamak ve daha sağlıklı ve daha refah toplulukların gelişimini desteklemek için, mali desteklere ilaveten, ileriyi gören kentleşme, araziyi kullananlar, kanun yapıcılar, birlikler, yardım kuruluşlarının birlikte gerekli adımları atmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Hepimizin oynayacağı bir rol vardır. Birçok doğa tabanlı çözüm, sağlık, ekonomi, toplum ve çevre için birden fazla birlikte yarar sağlar ve böylece daha verimli ve maliyet-etkin çözümler sunabilirler.

Nerede olursanız olun ve 22 Mart'ta ne yaparsanız yapın, onu doğa ve suyla ilgili yapın. Daha ayrıntılı bilgiye Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalının internet adresinden (http://webb.deu.edu.tr/halksagligi/index.php) “Güncel Konular” başlığı altında ulaşabilirsiniz (kaynak: Bayrak G, Soysal A. 22 Mart Dünya Su Günü. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD Topluma Yönelik Bilgilendirme Dizisi, 2018)
[Internet Adresi] https://drive.google.com/file/d/1tk_wRdUtQ_N3zxIfGROMYjMsIToFKf46/view

 

Hemodiyaliz Resertifikasyon Sınavı

Nefroloji Bilim Dalımızın Hemodiyaliz Resertifikasyon Sınavı 03 Nisan 2019 tarihinde saat 10:00 Hemodiyaliz Merkezi Seminer Saolununda yapılacaktır.

Sınava katılacak personel listesi aşağıdaki gibidir.

 

liste

 

DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ GERİATRİ BİLİM DALI

yaslilik

 

 

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren bilim, teknoloji ve sağlık alanındaki gelişmelere paralel olarak beklenen yaşam süresi ve dünya nüfusu belirgin bir şekilde artmaya başlamış ve yirminci yüzyılın başlarında geriatri bilim alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yaşlanma bir hastalık değil, doğumla başlayıp ölüme kadar devam eden doğal bir süreçtir. Sıklıkla yaşlıların hastalık ve şikâyetleri önemsenmez, yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak düşünülür. Yaşlı hastaların, hastalığa yaklaşımı da genelde benzer şekildedir. Bu nedenle semptomlar göz ardı edilir ve doktora bildirilme oranı düşüktür. Tüm bunlar tanıda ve tedavide gecikmeye neden olur. Oysa organ sistemlerinde meydana gelen fizyolojik değişiklikler sonucu oluşan yaşlanma ile hastalıklara bağlı bulgular karıştırılmamalıdır.

 

İlerleyen yaş ile birlikte;
• Ortaya çıkan fizyolojik değişikliklerin hastalık bulguları ile karışması
• Fonksiyonellikte gerileme
• Artan komorbidite (eşlik eden kronik hastalıklar) ve buna bağlı olarak polifarmasinin (çoklu ilaç kullanımı) sıklığı
• Hastalıkların atipik prezantasyonları (değişken bulgular göstermesi)
• Kırılganlığın ortaya çıkması
• Tanı ve tedavideki güçlükler: Geriatrik olguların hastalıklarının takip ve tedavisinde birden çok klasik uzmanlık alanı bilgisinin ortak kullanımının gerekliliği; dolayısı ile bu hastaların yönetimi için farklı branşlardan hekimlerin müdahalesine ihtiyaç duyulması
• Sağlık kaynaklarının fazla kullanımı
• Etik problemler

 

Bunların doğal sonucu olarak da tedavi maliyetlerinin artması gibi durumlar GERİATRİ bilim alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ayrıca, ilerleyen yaşla ilgili yukarda belirtilen değişimler nedeniyle genel hipokratik tıp, yerini sendromal tıbba bırakarak “GERİATRİK SENDROMLAR” ortaya çıkmıştır:

 

• Demans (Bunama)
• Deliryum
• Tremor
• Depresyon
• İnkontinans
• Düşmeler
• Polifarmasi (Çoklu İlaç Kullanımı)
• Malnutrisyon (Beslenme Bozukluğu)
• Bası yaraları
• Sarkopeni
• Kırılganlık (Frailty)
• Bakıcı tükenmişliği
Geriatrik olguların sağlık problemlerini ‘Geriatri’ başlığı altında toplarken; tanı, takip ve tedavi konusunda hekim, hasta ve hasta yakınlarının yaklaşım ve beklentilerinin farklılık göstermesi olguların değerlendirilmesinde klasik hipokratik tıp yaklaşımından farklı bir yaklaşımın geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.

Klasik hastalık bilgisi yanında ilerleyen yaşla birlikte ortaya çıkan ve yaşlı sağlığını etkileyen fiziksel, kognitif, afektif, sosyal, finansal ve inançla ilgili değişimleri ve bunların karşılıklı etkileşimlerinin de tespit edilmesi gerekmektedir. İşte bu beklentilerin karşılanması amacıyla “Ayrıntılı Geriatrik Değerlendirme” geliştirilmiştir ve milenyum ile birlikte bütün dünyada yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıntılı Geriatrik Değerlendirme (AGD), geriatrik olguların değerlendirilmesinde temel yöntem olarak kabul edilmiştir ve geriatrik sendromların tam olarak değerlendirilmesi de AGD ile mümkün olabilmektedir.

Klasik tıbbi değerlendirme yöntemlerinin yanında AGD şunları içermektedir;
• Kapsamlı tıbbi değerlendirme
• Mobilitenin değerlendirilmesi: Denge-Yürüme, düşmeler, yürüme hızı
• Kas gücü ve miktarı
• Beslenmenin değerlendirilmesi: Gıdaya ulaşım, çiğneme, yutma
• Fonksiyonelliğin değerlendirilmesi: Günlük yaşam aktiviteleri ve yaşam kalitesi
• Duygudurum değerlendirilmesi: Depresyon, anksiyete, bakıcı tükenmişliği
• Kognitif değerlendirme: Bellek ve davranış
• İlaçların değerlendirilmesi
• İnkontinansın (idrar ve gaita kaçırma) değerlendirilmesi
• Ağrının değerlendirilmesi
• Uykunun değerlendirilmesi: Süre, zaman, kalite, seyir
• Yaşanılan ortamın değerlendirilmesi: Sosyal, ekonomik, mimari.

Yaşam beklentisinin uzaması ve yukarda belirtilen gerekçeler ışığı altında Geriatri Bilim Dalı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2012 yılında kurulmuştur. 2015 yılında, Bilim Dalı bünyesinde “Yaşlanan Beyin ve Demans Ünitesi” ve ardından bu ünite kapsamında Türkiye’nin ilk beyin bankası da kurulmuş olup faaliyetlerine devam etmektedir.

Bilim Dalımız bünyesinde hastalarımıza yukarıda belirtildiği gibi ayrıntılı geriatrik değerlendirme uygulanmakta, geriatrik sendromların tanısı konularak tedavi ve takibi yapılmaktadır.

 

Birimlerimiz:

1) Geriatri Poliklinik Hizmetleri:

• Herhangi bir kronik hastalığı olmayan ancak düzenli sağlık kontrollerini yaptırarak ya da erişkin aşılama, meme muayenesi gibi koruyucu sağlık hizmetlerinden faydalanarak ‘Başarılı Yaşlanmak’ isteyenler,
• İdrar kaçırma (üriner inkontinans), depresyon, düşme, beslenme bozukluğu, bası (yatak) yaraları, çoklu ilaç kullanımı (polifarmasi), uyku problemi, sarkopeni ve kemik erimesi olan hastalar sağlık hizmeti alabilmektedir.
• Hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği, kansızlık, vitamin eksiklikleri gibi sağlık kontrollerinin takip ve tedavisi ileri yaşın hassasiyetleri göz önünde bulundurularak yapılmaktadır.
• Bakıma muhtaç yakınlarının bakımından sorumlu kişilerde ortaya çıkan bakıcı tükenmişliği olan bireyler bakım veren poliklinik hizmetlerimizden faydalanabilmektedir.

2) Geriatri Klinik Hizmetleri:

13 yataklı kliniğimizde akut ve subakut bakım kapsamında yatarak tedavi edilmesi gereken hastalarımızın tıbbi durumlarının önceliğine göre bir sıralama ile klinik yatışları yapılmaktadır.

3) Yaşlanan Beyin ve Demans Ünitesi bünyesinde;

Tanı ve Tedavi Birimi: Her türlü kognitif yıkım için değerlendirme ve BOS(beyin omurilik sıvısı)’ta Amiloid beta, total tau ve fosfo Tau ölçümleri yapılabilmektedir.
Bakım Veren Birimi: Demans tanılı hastaların yakınları başta olmak üzere diğer hastalıkları nedeniyle yaşlılara bakım veren hasta yakınlarında gelişen Bakıcı Tükenmişliği ile mücadele edilmektedir.
Beyin Bankası: Alzheimer hastalığı başta olmak üzere bütün demansların kesin tanısı için beyin dokusunun incelenmesi şarttır. Bunun dışında yapılan değerlendirmelerle demansa neden olan nörodejeneratif süreçler ancak “olası” ya da “muhtemel” tanılar olmaktadır. Bu nedenle hem kesin tanı için hem de hasta yakınları için potansiyel net riskin anlaşılması amacıyla takibini yapmış olduğumuz hastalarımız ve yakınları rızaları olduğu takdirde vefat sonrası beyinlerini bağışlamaktadırlar. Bu beyinlerin incelenmesiyle hastalığın kesin tanısı mümkün olmaktadır. Böylece hasta yakınları için gerçek (mevcut) risk faktörleri ile mümkün olduğunca mücadele edilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde bir ilktir.

* Bilim Dalımızda yürütülen bilimsel çalışmalar hızla bilimsel makalelere dönüştürülmekte gerek ulusal gerekse uluslararası yayın organlarında yayınlanmaktadır.

* 2017 yılında Geriatri Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Turan IŞIK öncülüğünde kurulan Geriatrik Bilimler Derneği, ülkemizde geriatri disipliniyle ilgilenen tüm sağlık çalışanları ile geriatri ve gerontoloji konusunda hizmet etmek isteyen tüm bireyleri bir araya getirerek ülkemizde geriatri ve gerontolojinin en iyi şekilde algılanmasını ve eylem planlarının geliştirilmesini amaçlamaktadır. Bunun yanı sıra, geriatristler ve geriatri interdisipliner ekibinin üyeleri olan geriatri hemşireleri, fizyoterapistler, beslenme uzmanları, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, gerontologlar, huzurevi hekimleri ve yaşlı bakım elemanları ile ülkemizde bu disiplinin hak ettiği pozisyonu ve üretkenliği kazanması temel hedef olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ülkemizde geriatrinin bilimsel gelişimi yanında sosyal gelişimi, bilinirliğinin arttırılması, sağlık politikaları içinde hak ettiği yeri alması ve geriatri ile ilgilenen sağlık çalışanlarına rehberlik etmek için çalışmalar yapmak da hedeflenmiştir. Ulusal/uluslararası kongre ve seminerler düzenlemek, bilimsel yayınlar, rehberler ve kılavuzlar hazırlamak, ulusal ve uluslararası bilimsel kurumlar, özel ve resmi kuruluşlar, derneklerle iş birlikleri yapmak, geriatriyle ilgili kurumlara danışmanlık/rehberlik sağlamak ve toplumun bilinçlendirilmesi için eğitim materyalleri ve projeler üretmek de Geriatrik Bilimler Derneği’nin hedefleri arasında yer almaktadır.

* Geriatrik Bilimler Derneği’ne ait internet sayfası olan www.geriatrikbilimlerdernegi.org adresi üzerinden hem sağlık profesyonellerine hem de topluma yönelik içeriklere erişim sağlanmaktadır. Bu sayfa üzerinden dernek faaliyetlerinin takip edilmesi ve güncel bilgilere erişilmesi mümkün olmaktadır. Topluma yönelik hazırlanan sayfada başarılı bir yaşlanma süreci başta olmak üzere yaşlandıkça sıklığı artan kronik hastalıklar, unutkanlık, idrar kaçırma, kemik erimesi gibi hastalık ve problemlere yönelik bilgiler ve önerilere yer verilmektedir. ‘Bize Ulaşın’ formundan derneğe iletilen mesajlar, uzmanlar tarafından değerlendirilerek gerekli danışmanlık hizmeti sağlanmaktadır. İnternet sayfası yanında sosyal medyada Instagram ve Twitter hesaplarından da paylaşımlar yapılmaktadır. Yakın zamanda hayata geçirilmesi planlanan Youtube kanalında da hem sağlık profesyonellerine hem topluma yönelik içerikler sunulması hedeflenmektedir.

* Bilim Dalımız ve Geriatrik Bilimler Derneği iş birliği ile 2013’ten bu yana her yıl “Geriatri Günleri” isimli bilimsel sempozyum düzenlenmektedir. Bu yıl 21 Eylül 2019’da yedincisi düzenlenecek sempozyumda “Başarılı Yaşlanma” teması işlenecektir. Bunun yanında Bilim Dalımız ve Geriatrik Bilimler Derneği, Hemşirelik Fakültesi ve İzmir Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü işbirliği ile bu yıl ikincisi olmak üzere “Uygulamalı Geriatri Hemşireliği Kursu“ düzenlenmektedir.

* Hastalarımızın yanı sıra bizler için önemli olan bakım verenlere verdiğimiz poliklinik hizmeti yanısıra periyodik olarak yayınlamaya başladığımız ‘Bakım Veren Bülteni’ aracılığıyla bakım verenlerin yükünü ve tükenmişlik duygusunu azaltacak içerikler sağlamaktayız. Bakım verenlere yalnız olmadıklarını hissettirmeyi amaçlamaktayız. Bunun hem bakım verenlerin hem hastalarının yaşam kalitesinin artmasına yardımcı olduğunu düşünmekteyiz.

 

Özetle, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Geriatri Bilim Dalı, beklenen yaşam süresinin uzun olduğu Ege Bölgesi’nde yaşlılara hak edilen sağlık hizmetini vermeyi amaçlamaktadır.

Diğer Makaleler...

satin alma logoo 1  satin alma logoo  cocuk hastanesi kalite tup bebek labaratuvar   hasta haklari arpaboyu

İletişim Bilgileri

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Balçova
Adres: Mithatpaşa cad. no 1606 inciraltı yerleşkesi 35340 Balçova / İzmir
Telefon: +90 (232) 412 22 22
Faks: +90 (232) 412 97 97